nefis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nefis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2011 Perşembe

Yıkıma Götüren Duygu: Kıskançlık


Kıskançlık, birçok insanı yıpratan, yıkıma uğratan bir tavır bozukluğudur. İnsanların dünyaya olan bağlılıklarından kaynaklanan kıskançlık, Allah Katında çirkin görülen bir durumdur. Yüce Allah Kuran'da "... Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli) kılınmıştır..." (Nisa Suresi, 128) ayetiyle insanların nefsindeki bu özelliğe dikkat çeker. "Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur." (Şems Suresi, 9) ifadesiyle de insanın nefsini kötülüklerden arındırdığında kurtulabileceğini haber verir. Aksi halde ise "Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 10) ayetiyle bildirildiği üzere nefsindeki bu kötülükler insanı yıkıma götürür. Kıskançlığın insanı ne denli yıprattığı ve verdiği azabın boyutları ortadadır.


Dinden uzak cahiliye toplumu bireylerinin kıskançlığa bakış açıları Kuran'da bildirilenlerden çok farklıdır. Bu duygunun her insanda az ya da çok olması gereken insani bir özellik olduğunu düşünen bu kimseler, kıskanç olmayanları garip karşılarlar. Çünkü kendileri yaşamları boyunca çevrelerindeki insanların hemen her şeylerini; başarılarını, güzelliklerini, yeteneklerini, evlerini, arabalarını, zenginliklerini hatta ailelerini ve çocuklarını dahi kıskanırlar.Kıskanç kişiler diğer insanların güzelliğinden ya da başarısından rahatsız olur, sıkıntı ve hırs duyarlar. Hatta bu hırsları onları karşılarındaki kişilere zarar verme isteğine kadar götürebilir. Allah, haset edenlerin şerrine karşı "De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren-kadınların şerrinden ve hased ettiği zaman, hasetçinin şerrinden." (Felak Suresi, 1–5) ayetiyle müminleri uyarır.


Müminler ise cahiliye insanları tarafından çok normal karşılanan, hatta beğenilen kıskançlığın, gerçekte çirkin bir özellik olduğunu bilirler. Kıskanmak bir yana, tam aksine birbirlerinin iyiliği, başarısı ve daha fazla nimete kavuşmaları için Allah'a dua ederler. Kuran ahlakına uygun olan davranış da budur.


Ancak iman ettiklerini söyledikleri ve kıskançlığı makul görmedikleri halde, zaman zaman nefislerinin telkinlerine kapılabilen insanlar da vardır. Nefislerinin bu kişilere bir diğer telkini de, bazı durumlarda kıskançlık duygusu yaşamalarının Kuran'a aykırı olmayacağı yönündedir. Müminlerin sevgi, dostluk, güven gibi konularda en önde olmak istemeleri Kuran’a uygun bir istektir. Bir mümin kendisinden daha güzel bir ahlak gösteren diğer müminle gurur duyar ve ona gıpta eder. Kıskançlık ve gıpta etme duyguları birbirinden çok farklıdır, din ahlakını tanıyan ve yaşayan samimi mümin bu farkın bilincindedir.


Söz konusu olan, güzel ahlaka dair özellikleri dahi olsa, samimi iman eden bir insan kıskançlıktan şiddetle kaçınır. Karşısındaki müminin güzel ahlakına özenip, gıpta etmesi asla rekabete girmesini gerektirmez. Kuran'daki "…hayırlarda yarışınız" (Bakara Suresi, 148) buyruğu gereği, Kuran ahlakını doruğunda yaşayan ve anlatan kişi olabilmek için rahmani bir çaba gösterir. Ancak bu rahmani yarışta kıskançlık ve rekabet olmaz. Çünkü hedef yalnızca Rabb’imize yakınlaşmaktır. Allah için yaşayan bir mümin, diğer müminlerin de Allah'ın rızasını ve cennetini kazanmalarını ister; bunun için dua eder.


Kuran ahlakının getirdiği huzuru yaşamak varken, farkında olmadan bu cahiliye ahlakının sıkıntısını yaşamak zorunda kalan kimseler, Allah'ın verdiği nimetlerle yetinmeyi ve şükretmeyi düşünemedikleri için mutsuz yaşar, azap çekerler.


İçten içe yaşanan bu azaptan kurtulabilmek için tüm güzelliklerin, malın, mülkün her şeyin gerçek sahibinin Rabb’imiz olduğunu, Allah’ın tüm bunları insanlara farklı şekillerde vererek onları imtihan ettiğini bilmek yetecektir. Böylece mümin için her güzellik, haz alınacak birer nimete dönüşür.


"Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi (malı) temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah'tan O'nun fazlını (ihsanını) isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi bilendir." (Nisa Suresi, 32)



İnsanı yaratan, sahip olduğu tüm özellikleri veren, ona nimetler lütfeden, rızıkları, nimetleri adalet, hikmet ve rahmet içinde taksim edip herkese nasibini veren alemlerin Rabb’i Allah'tır. Her insan birbirinden farklıdır; eksikliklerimiz ya da üstün kılındığımız özellikler de dünya hayatındaki imtihan ortamının birer parçasıdır. Bu imtihanla, Allah'a yönelip şükredenlerden mi, yoksa Kuran ahlakından uzaklaşıp nankörlük edenlerden mi olacağımız ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle dünya hayatının geçici bir imtihan mekanı olduğunun bilincinde olan bir insanın, dünyanın geçici süslerine karşı kıskançlığa kapılması mümkün değildir. Eksikliklerimiz için Allah'a dua etmek, samimi olarak Allah’ın hoşnutluğunu uman insanlar haline gelmemizi sağlayacaktır. Üstün yönlerimiz ise nankörlükten uzaklaştıracak ve Allah’a şükrümüzü artıracaktır. Rekabet ve hırs gibi duygulara kapılanlar, kaderi, tevekkülü, dünya hayatının anlamını kavrayamamış insanlardır.


Kuran'da ayrıca kendisini Hz. Adem'den daha üstün gören şeytanın, kıskançlık yüzünden Hz. Adem'e secde etmeyerek Allah'a isyan ettiği haber verilir. O halde kıskançlık gerçekte şeytana ait bir özelliktir ve Allah'tan korkan insan bundan şiddetle kaçınır.


Kıskançlık büyük boyutlarda zararlara neden olabilen bir duygudur. Doğruyu gördüğü halde kabaran kıskançlık duygusu nedeniyle kişi yanlış yollara sapabilir. Çünkü bu duygu insanın akılcı davranabilmesini ve olayların muhasebesini doğru yapabilmesini engeller. İnsanların birbirlerine karşı olan kıskançlıkları nedeniyle, kendilerine gösterilen doğru yoldan saptıkları Kuran’da “… Kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir. Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe Kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.” (Bakara Suresi, 213) ayetiyle bildirilir.



Sonuç olarak bu duyguyu yoğun yaşayan kişiler, bir anlamda Allah’ın sesi olan vicdanının değil, şeytanın sözcüsü olan nefsinin yönlendirdiği yola doğru sürüklenir. İnsanın nefsi ise, Kuran’da haber verildiği gibi, “…var gücüyle kötülüğü emredendir” (Yusuf Suresi, 53). Bu nedenle insanın, Rabbimiz’in hoşnut olacağını umut ettiği yaşama sahip olmak için, öncelikle nefsinin bencil tutkularından arınması gerekir. Gerçek kurtuluş da budur:


"Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur." (Şems Suresi, 9)



Kıskançlıktan Arınmak İçin...


Kıskançlıktan arınabilmek için, öncelikle bu duygunun temelinin tamamen dünyevi değerlere dayandığını bilmek gerekir. Çünkü kıskanılan maddi ya da manevi değerlerin hepsi dünyevidir ve yok olacak şeylerdir. Samimi insan dünya hayatının çıkarlarına kapılmaz ve gerçek yurt olan ahirete yönelir.


"Yoksa onlar, Allah’ın Kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar?..." (Nisa Suresi, 54) ayetiyle bildirildiği gibi sahip olunan tüm değerler, Rabb’imizin Katından lütfettiği nimetlerdir. Ve bunları dilediği zaman alacak olan da yine Allah’tır. Mümin elindekilere şükreder; cennet ehlinde bu gibi çirkin duygulara yer olmadığının bilincindedir ve nefsani olan her şeyden arınmaya çalışır.


Biz onların göğüslerinde kinden ne varsa çekip almışız. Altlarından ırmaklar akar. Derler ki: "Bizi buna ulaştıran Allah'a hamd olsun. Eğer Allah bize hidayet vermeseydi biz doğruya ermeyecektik. Andolsun, Rabbimiz'in elçileri hak ile geldiler." Onlara: "İşte bu, yaptıklarınıza karşılık olarak mirasçı kılındığınız cennettir" diye seslenilecek. (Araf Suresi, 43)

1 Şubat 2011 Salı

Hangi Sesi Dinliyorsunuz?



İnsan, yaşadığı sıkıntı ve zorluk zamanlarında içinde iki farklı ses duyar. Bunlardan biri özveriyi, güzel ahlakı ve her zaman Allah’ın buyruklarına uygun davranmayı emreden vicdanının sesidir. Kişi bu sese kulak verdiğinde, her zaman Allah’ın hoşnut kalacağı tavrı gösterecek, sabır göstermeyi ve tevekkül etmeyi seçecektir.
Duyduğu ikinci ses ise Kur’an’da Hz.Yusuf’un sözlerindeki gibi ‘ var gücüyle kötülüğü emreden’ nefsinin sesidir. Bu ses kişiye isyanı, bencilliği ve çirkin davranışları fısıldar. Bu ikinci sese uyanlar, çok büyük bir kayba uğrar ve nefsi sözcüsü olarak kullanan şeytanı kendilerine dost edinirler. Şeytan, insanları Allah’ın dosdoğru yolundan engellemek ister, insanı yanıltır ve kötü işlere sürükler. Bir zorlukla karşılaştığında insana her zaman için çıkarlarını düşündürür, özveriyi, merhameti çirkin ve zor gösterir.
Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. O, size yalnızca, kötülüğü, çirkin-hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Bakara Suresi, 168-169)
Şeytan, kıskançlığı ve büyüklenmesi nedeniyle Allah’a itaatsizlik ederek Hz. Adem’e secde etmemiş, kendinden aşağı gördüğü insanları Allah’ın yolundan saptırmaya and içmiştir. Kalplere sinsice kuruntular veren şeytan, insanları Allah’ın ve ahiretin varlığından kuşkuya düşürmeye çalışır, dünya hayatını insanlara süslü ve çekici gösterir.
Gerçekte şeytan, vicdanın karşısındaki olumsuz güçlerin temsilcisidir. Kişiye vicdanı her an doğruyu söylerken, şeytan hep yanlışı telkin eder. Ancak bunu sezdirmeden, sinsice yapar. Örneğin bir insanı, "sen zaten iyi bir insansın, Müslümansın, cennete gidersin” telkiniyle ibadet etmesine gerek olmadığına inandırmaya çalışır. Kişi, bunun şeytanın kasıtlı planı olduğunu anlamaz, kendi düşünceleri zanneder. Vicdanı insana her zaman gerçek dini yaşamasını söyler ancak şeytanın, nefsi aracılığıyla söyledikleri daha kolay geldiği için birçok kişi onun söylediklerine uyar.
Müminlerin zorluk ve sıkıntı durumlarında hemen vicdanlarına uymaları çok önem taşır. Çünkü önlerinde iki seçenek vardır; biri Allah’ın diğeri ise şeytanın ve onu izleyen taraftarlarının yoludur. Allah’ın yolu, vicdanlarına uyan samimi müminlerin yoludur. Diğerinde ise çıkarcılık, bencillik, ikiyüzlülük vardır; kısacası tüm kötü ahlâk özellikleri bu yoldadır.
Zorluk zamanlarında gösterilen sadakat üstün bir ahlâk özelliğidir. Musibetle karşılaşacak olurlarsa sadık ve güçlü olacaklarına dair yemin eden kimseler, zorluk anı geldiğinde yeminlerini unutur, kötü/çirkin davranışlar sergileyebilir, kin ve öfkeyle hareket edebilirler. Bir anda sabırsız, tevekkülsüz, isyankar davranabilirler. İşte bu zamanlar, nefsine ve vicdanına uyanların birbirlerinden ayrılacağı, kötü ahlâkın ortaya çıkacağı dönemlerdir. Vicdanın, dünyada devam eden imtihandaki önemi burada karşımıza çıkar. Karşılaşılan her olayda hem vicdan hem de kötülüklerin kaynağı olan şeytanın sözcüsü nefis devrededir. Her ikisi de insanı kendi yoluna çağırır. Bu iki sesi ayırt ederek vicdanlarına uyanlar, Allah’ın hoşnutluğunu elde ederler.
Aslında bu hayatî seçim insan için hiç de zor değildir. Çünkü Rabb’i, insanı vicdanının sesine uymaktan haz alacağı şekilde yaratmıştır. Dine göre yaşamak, insan fıtratına en uygun olandır.
Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)
İnsanlar ahireti, sonsuz cennet ve cehennemi düşünmediklerinden, dünyada çeşitli mazeret ve yalanlarla vicdanlarını rahatlatmaya çalışabilirler. Ancak yaşayacakları rahatlık geçicidir, kaçtıkları gerçeklerle ‘o gün’ karşılaşacaklardır, kesinlikle karşılaşacaklardır.

15 Mart 2010 Pazartesi

Din ve Vicdan




Toplumdaki yaygın inanca göre “din vicdanî bir olgudur, herkes dinini vicdanında yaşamalıdır.” Doğrudur, iman sahipleri, her zaman doğruyu işaret eden vicdanlarının sesini dinleyen insanlardır. Ancak din, kişinin sadece kendi içinde yaşaması gereken bir olgu değildir. Allah'ın önemli buyruğudur; her inanan Rabb'inin nimetini durmaksızın anlatmakla, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla ve “yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar” fikir mücadelesi yapmakla sorumludur. Dini bir yerlere hapsetme düşüncesi, Kur'an'dan habersiz olan ya da Allah’tan yüz çevirerek yaşayan kişilere ait çarpık bir görüştür.


Allah'a aşık insanın kalbi o aşkla çarpar, dili O'nun emriyle ve dilemesiyle her an Rabb’ini anar. Ancak mümin bu duyguları ve imanı diğer insanların da yaşaması için çaba gösterir. Din insanın içinde yaşaması gereken bir olgu olsaydı, vahiy yalnızca inen elçiye ait olurdu ve Allah’ın elçilerinin insanlara tebliğ görevi olmazdı. Bu görüşler çarpık mantık sonucu ortaya atılan, Kur’an’a uygun olmayan zanlardır.


Yaşamı süresince sorumluluk almaktan kaçarak yaşayan bir insanı düşünelim. Yalnızca kendi yiyeceği, içeceği, geleceği, evi, malları ve nefsani çıkarları ile ilgilenen bir insan… Yeryüzünün dört bir yanında yaşanan acılar, zulümler, haksızlıklar, akan kanlar onun hiç gündeminde değildir. Dünyanın kargaşa, düzensizlik, bozgunculuk ve adaletsizliklerle dolu olması onu rahatsız etmez. Suçsuz yere öldürülen insanların, yiyecek bulamayan aç çocukların varlığına aldırmaz. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diye düşünür ve yalnızca kendi için yaşar.


Toplumda bu şekilde rahat edeceklerini, huzur içinde olacaklarını zanneden insanlara sık rastlanır. Oysa insanların zulüm gördükleri, haksızlıklara uğradıkları, acı çektikleri bir ortamda insanın sadece kendini düşünmesi asla vicdana sığmayacak olan bir davranıştır.


İman eden bir insanın görevi, Allah'ın buyruğu doğrultusunda iyi, doğru ve güzel olanı insanlara anlatmak, tavsiye etmektir. Müminin asıl görevi, asıl işi budur. Ancak müminler arasındaki bazı insanlar, onların sahip olduğu imanî şevk ve heyecanı içlerinde taşımazlar. Samimi müminlerinki gibi mutlu ve huzurlu değil, soğuk ve donuk bir hayatları vardır. Allah'ın gücünü gereği gibi kavramadıklarından, Kur’an ahlakının anlatılması ve yaşanması amacıyla yapılan faaliyetlerde hep geride kalır, pasif bir yaşantı sürdürürler.


Söz ettiğimiz kişiler kimi zaman müminlerin arasında yaşayan, iman ettiğini söyleyen ancak münafıkane davranışlar gösteren ya da kalplerinde hastalık bulunan insanlardır. Kimi zaman da bunlar, henüz imanı tam olarak kavrayamamış kimseler olabilir. Ancak tüm bu yapıdaki kişiler Kur’an ahlakını yaşamak ve benimsemekte, dolayısıyla da anlatmakta çekimser davranır, diğer müminlerin de kendileri gibi olmalarını isterler.


Oysa samimi müminler, kendilerince kalbi temiz ya da iyi insan olmanın yeterli olduğunu düşünen kimselerin gafletten uyanması için çaba gösterirler. Din ahlakını yaşamamaları durumunda, kendilerini bekleyen kötü son konusunda insanlara uyarılarda bulunurlar.


"İş(in) hükme bağlanıp biteceği, hasret gününe karşı onları uyar; onlar bir gaflet içindedirler ve onlar inanmıyorlar." (Meryem Suresi, 39)


Vicdanlı insanlar yaşanan zulüm ve adaletsizliklerin yerine iyiliği, güzelliği ve hakkı hakim kılmak için cesurca mücadele ederler. İman edenlerin bu sorumluluğunu Allah, Kuran'da "fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın…" (Enfal Suresi, 39) ifadesiyle haber verir.


Bu buyruğa uyan samimi müminler yaşamları boyunca dinsizliğe, dinsizliğin beslendiği görüşlere karşı fikir mücadelesi verir, ecirlerini ve Rabb’leri katındaki derecelerini artırırlar.


Mü'minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir; ancak Allah, cihad edenleri oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)