2 Haziran 2010 Çarşamba

"Zamanın En Büyük Farzı İttihad-ı İslamiyye’dir."



“Zamanın En Büyük Farzı İttihad-ı İslamiyye’dir.” Bediüzzaman


İnanan insanların olanaklarını birleştirerek elbirliği ile insanları zulme karşı korumaları son derece önemlidir. Bu fikir mücadelesinde ne kadar çok hizmet edilirse, ‘yeryüzünde fitne kalmaması’ daha çabuk gerçekleşecektir. Hüküm verenlerin hakimi Allah iman sahiplerine birçok ayetinde birlik olmalarını emreder:


Allah'a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Çekişmeleri durumunda ise Allah, “İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73) ifadesiyle yeryüzünde fesat oluşacağını bildirir.


Toplumları uçuruma sürükleyen zulmeden kişilere karşı onurlu bir mücadele içinde olmak yerine, Müslümanların birbirleriyle çekişmeleri Allah Katında çok büyük sorumluluk olabilir.


“Ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve düşmanca taraf tutmanızdan kuvvetiniz hiçe iner. Az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Sosyal hayatla alakanız varsa, 'Mümin mümin için sağlam bir binanın birbirine kuvvet veren taşları gibidir' yüksek prensibini, hayat prensibi yapınız. Dünya sefilliğinden ve ahiret sıkıntısından kurtulunuz.” (Bediüzzaman)


Günümüz Müslüman ülkelerinin büyük bölümünde, açlık, yoksulluk, parasızlık en önemli sorunların başında gelir. Yönetimdeki ve ekonomideki aksaklıklar, savaşlar, baskıcı yönetimler insanların yoksulluk çekmelerine neden olmaktadır. Zor koşullarda ya da ağır şartlarda yaşayan, olanakları olmayan insanlar yardıma muhtaçtırlar. Kur’an’da iman edenlere bu yükümlülükleri şöyle bildirilir:


Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)


Günümüzde Müslümanlar arasında ihtilaf konusu olan birçok konu vardır. Fikir birliğine varılamaması nedeniyle birçok konu tartışma ve çatışmaya dönüşmektedir. Bediüzzaman ihtilaf tehlikesine karşı ittifak yöntemini işaret eder.Aklın ve vicdanın yolu bir olmalı, kanlı ideolojiler yok olana kadar fikir mücadelesi sürmelidir.


Bu çarpık görüşlerin yeryüzünden tamamen kalktığını ancak, terör, anarşi ve zulümler durduğunda anlayabiliriz. Ancak hala masum insanlar katlediliyor ve birçok yerde zulümler devam ediyorsa, bu kanlı ideolojilerin taraftarları hala iş başında demektir.


Filistin- İsrail sorunu da, deccali/şeytani yöntemlerle değil, rahmani yöntemlerle çözülür. Bölgede, Allah’ın sistemi, şeytanî sistemin yerini almadıkça ızdırabın, acının önüne geçmek mümkün değildir.


O halde öncelikle yapılması gereken, tüm Müslümanlar arasında birlik, beraberlik ve kardeşlik ruhunun yeniden hayata geçirilmesidir… Ve vicdanlı insanların üzerine düşen görev çok açıktır; ”fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah'ın oluncaya kadar” mücadele etmek...


Çünkü: “Şüphesiz Allah,Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever.” (Saff Suresi,4)

17 Nisan 2010 Cumartesi

Evlilik "Müessese" midir?



Günümüz toplumunda, Allah’ın tavsiye ettiği ahlak özelliklerinin pek çoğu evlenilecek kişilerde aranan özellikler arasında yer almaz. Kadın ya da erkeğin Allah’a iman etmesi, O’nun rızasını kazanmak için çalışması, Yüce Allah’ın sınırlarını korumaya çalışıyor olması aranan önemli öncelikler arasında bulunmaz. Hatta bu özellikler pek çok insanın aklına dahi gelmez.


Evliliğe ‘müessese’ adı verilmesi yaşadığımız toplumda evliliğe nasıl bakıldığını gösterir ve bu bakış açısına sahip insanların evliliklerinin de ne derece sağlıklı olacağı açıktır. Evlenmeye karar veren kişilerin, henüz evliliğin başlangıcında birbirlerine güvenmiyor olması korkunç bir durumdur. Günümüzde, evlenecek çift gidip önce noterde evlilik sözleşmesi imzalamakta, daha evlenmeden boşanma şartları konuşulmaktadır.


Temeli Allah sevgisine değil, karşılıklı çıkar ilişkilerine dayanan bu birliktelikler, zamanla hem kadın hem de erkek için azaba dönüşmektedir. Artık dayanamayacak duruma gelen kadın, ailesine ya da yakınlarına evliliğine ilişkin şikayetlerini dile getirdiğinde ise, “herkesin evliliği az çok böyle” sözleriyle karşılaşmakta ve getirilmeye çalışılan çözümler de her zaman Kuran dışı olmaktadır.


İnanan insanlar evleneceği kişiye güven duymak ister. Ancak güven duyabilmek için o kişide Allah korkusu olması gerekir. Kişinin Allah’ı sevmesi, derin imana sahip olması lazımdır. Allah’tan korkmayan birine insan nasıl güvenebilir? Allah’ın gücünü fark edemeyecek kadar zayıf akılda bir insan düşünelim, böyle bir insandan eşi ne bekler?..


Güven duymak heyecan verici bir şeydir. Bir insana ölümüne güvenmek ve –Allah’ın izniyle- sonsuza kadar beraber olacağına ümit bağlamak. Ve asla vefasızlık, yapmayacağına inanmak, bir mümin için dünyanın en büyük nimetlerinden biridir. İşte insanların elinden alınan duygu budur ve bu çok büyük bir nimetin kaybıdır. Güven ve doğruluk yok olunca, geriye de zaten bir şey kalmamıştır. Bir eş yalan söylemiyorsa, güvenilirse, Allah’tan çok korkuyorsa; akıllıdır ve karşısındaki insanı adeta büyüler. İnsanın bütün benliğini kaplayan, ruhunu kaplayan bir güçtür bu. Eşinin her sözü güzel sözdür ve hoşuna gider, içini açar.


İnsan Allah’a yakın olduğu zaman O’nun sıfatları üzerinde tecelli eder. Kadın ya da erkek, eğer eşinde Allah’ın tecellisi olan aklı ve güzel ahlakı görür, ruhu onunla tatmin bulursa, her türlü çileye, her türlü zorluğa göğüs gerer, mutluluğu yaşar. İşte bu gerçek aşktır, Allah aşkının yansımasıdır. Bu aşkı samimi yaşayan insan, ölümü de, acıyı da, her şeyi kabul eder.


Günümüz evli eşleri çoğunlukla birbirine güvenmeyen ve dost olamayan kişilerdir. Sık sık yalana başvururlar, kadın her an aldatılma ya da terk edilme korkusu içinde yaşar, erkek de çıkarları nedeniyle karısının kendisini maddi olarak değerlendirdiğini düşünür. Her ikisi de ruhlarına saygı duyulmadığından emindir.


İnsanın gerçek anlamda mutlu olabilmesi için güvendiği, sevdiği ve yalan söylemeyen, Allah’tan korkan, samimi insanlara ihtiyacı vardır.Gerçek sevgide, insan maddi hiçbir beklenti içinde olmaz. Allah rızası için sevmek ise, gerçek aşktan, Allah aşkından kaynak bulduğundan bambaşkadır. Çoğu insan tutkunun ve aşkın taklidini yapmaktadır. “Çok seviyorum, aşığım” diyen kadın, örneğin işi ya da parası olmasa birlikteliğine devam eder mi? Çoğu evliliğin maddi yokluklar nedeniyle bittiğine şahit olmaktayız. Ya da çok sevdiği karısını yaşlandığı ve çirkinleştiği için terk eden erkeklere..Demek ki yaşananın gerçek aşkla ilgisi yoktur.


Kuran’da, “Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler, kötü kadınlara; iyi ve temiz erkekler, iyi ve temiz kadınlara (yaraşır). Bunlar, onların demekte olduklarından uzaktırlar. Bunlar için bir bağışlanma ve kerim (üstün) bir rızık vardır.” (Nur Suresi, 26) ayetiyle bildirildiği üzere, müşrik erkekler müşrik kadınlara, münafık erkekler münafık kadınlara, mümin kadınlar da mümin erkeklere uygundur. Münafık ya da müşrik kadın ve erkeklerin ruhları zaten kapkaranlıktır. İki karanlık birleşerek daha siyah, simsiyah bir karanlık meydana getirirler.


Oysa müminlerde çok şiddetli bir muhabbet vardır. Derin bir zevkle ve tutkuyla örülü bir yaşamları vardır. Ancak çoğu insan tutkuyu taklit eder. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen; maddi ve nefsani çıkarıyla çatıştığında anında sırtını dönen kişilerin yaşadığının adı tutku değildir. İman etmeyen kişi gerçek aşkı-hak dinlerden gelen tutku kavramını- duymuştur; bilinç altında onu arar, ancak bulamaz. Mümin ise bunu bilinçaltında bilir ve en önemlisi yaşar, Yüce Allah ona yaşatır. Çünkü bu özel duyguyu ve özel sistemi Allah mümin için yaratmaktadır.


Örneğin bir genç kızın yaşadığını söylediği tutku, sevdiği gencin hastalanması, elinin yüzünün şeklinin değişmesiyle, bir anda yok olup gider. Bunun anlamı, o genç kızın sahte, çok kötü bir tutku taklidinin içerisine girmiş, ona özenmiş ve gerçek tutkuyu bilmiyor olması demektir. Oysa insan gerçekten tutku ile seviyorsa, sevdiği insanın eli yüzü yansa, kolunu bacağını kaybetse onu daha fazla sever ve ona daha derin bir şefkat duyar. Çünkü onun cennetteki gerçek yüzünün ne kadar mükemmel olacağını ve sonsuza dek kendisi ile yaşayacağını bilir.


Sahte sevgilerin süresi on-onbeş yıl, bazen daha da kısadır, ama gerçek tutku sonsuza kadardır. Çünkü kalbi Allah sevgisiyle dolu olan insan, eşini de Allah’ın tecellisi olarak sever, sonsuza kadar Allah’ın tecelli edeceğini umut eder. O nedenle derin bir sevgi ile sevip, eşine sonsuza kadar beraber olma isteği ile bağlanır; bu sarsılmaz bir sevgidir.


Müminler eşlerini Allah’ın tecellisi olarak severler. Ve mümin erkeğin bütün amacı Allah’ın verdiği o emaneti, koruyup kollamak ve onu dünya şartlarında en iyi şekilde yaşatmaya çalışmaktır. Müminler Allah’ın verdiği o güzel derinlik hissini yaşamak, Allah’a birlikte güzel kulluk edebilmek ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için evlenirler.


Onda ’sükun bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 21)


7 Nisan 2010 Çarşamba

Her Gün Yeni Bir Fırsattır!



Sabah yatağınızdan kalktığınız andan akşam tekrar yatana kadar yaptığınız işleri, karşılaştığınız olayları ve görüntüleri düşünün. Uyandığınızda banyo aynasına baktığınızda, adeta ölüm hali gibi uzun bir uykudan sonra tekrar can bulan ve sizin hiçbir müdahaleniz olmadan, tüm sistemleri kendiliğinden eksiksizce çalışan bedeninizle karşılaşırsınız. Tuz tanesi büyüklüğündeki tek bir hücrenin çoğalmasından oluşan, şu anda yaklaşık 100 trilyon hücreye sahip, simetrik ve estetik bir görünüme sahip bir beden. Dahası bu mucizevi bedenin içerisinde ardarda yüzlerce kusursuz/karmaşık işlem meydana geliyor ve siz hiç birinin farkında bile değilsiniz.

Birçok insan bu gerçeklerin bilincinde olmadan yaşar. Sabah aynaya baktığında genelde yüzünün görünümünü, gözlerinin şiş olup olmadığını ya da saçlarına vereceği şekli düşünür. Sonra da gün içinde yapacağı rutin işler hakkında kafa yorar. Bu arada en önemli gerçeği dikkatinden kaçırır.


Oysa her yeni gün tüm insanların Allah 'a yönelmeleri ve O'na olan yakınlıklarını artırmaları için verilen yeni bir fırsattır. Belki de bu, tanınan son fırsattır. Ancak insanların çoğu verilen bu fırsatın farkında dahi değildir. Bu nedenle de zamanlarını, Allah'ı değil kendilerini ya da etraflarındaki insanları hoşnut etme planları yaparak geçirirler.


Kazanana çok büyük bir ödülün verildiği bir yarışma düşünelim. Yarışma sırasında acaba nasıl davranırsınız? Soruları dinleyip cevaplarını düşünmek yerine etrafınıza bakınıp oyalanır, soruyu soran kişinin giysilerini, konuşma tarzını ya da saçlarını eleştirir, sorunun yanıtını düşünmek yerine yarın ne yapacağınızı mı düşünür, çevrenizdeki kişilerle mi ilgilenirsiniz?


Tabi ki tam aksine büyük bir dikkatle soruları dinler, süreyi en iyi şekilde değerlendirmeye çalışırsınız. Başarılı olabilmek için kesinlikle konu dışında bir şeyle ilgilenmez, elinizdeki fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeye çalışırsınız. Ancak yarışmacı, az önce saydığımız türden anlamsız davranışlarda bulunuyorsa, onun şaşkın, akılsız ve bilinçsiz olduğunu düşünürsünüz.


Birçok insanın yaşadığı ruh hali bu örnekten çok daha ciddi boyuttadır. Bu şuursuz gaflet hali, insanların kulluk bilincinde olmadan, Allah'ın buyruklarından tamamen uzak bir hayat yaşamalarına sebep olmaktadır.


Yaşamımızdaki gaflet ve ülfet perdelerini kaldırmalı, şuurumuzu açmalıyız. O zaman önümüze bambaşka bir perde açılacaktır. Son perdenin arkasının güzel olması için ise bize tanınan fırsatları çok iyi değerlendirmeliyiz…

2 Nisan 2010 Cuma

Dünyada Bir İlk. Muhteşem Video: Her Şey O’na Döndürülür!



Muhteşem dengelerle üstün güç sahibi Allah tarafından var edilen evrende, dünya çok küçük bir yer tutmasına karşın büyük amaçlarla yaratılmıştır. Birçok insan dünyada kendi konumunun diğer insanlardan farklı olduğunu zanneder. Oysa genç-yaşlı, zengin-yoksul, güçlü-güçsüz her insan, sınırlarını kavrayamadığımız evrendeki milyarlarca gezegenden birinde tanımlanamayacak kadar küçük bir yerde yaşar. Kendisini büyük ve güçlü zannederek büyüklenen insan, gerçekte bir nokta kadar yer kaplamaz.


Yaşamda hiçbir şey başıboş bırakılmamıştır. Evrendeki her santimetrekarede büyük gücünü tecelli ettiren Rabbimiz, insanı da başıboş bırakmamış, dünyaya belli amaçlarla göndermiştir.


Yüce Allah dünya hayatını, “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlardan hangilerinin daha güzel davranacağını ve kimlerin Kendisi'ne bağlı kalacağını denemek için yaratmıştır. Dünya, Allah'tan korkup sakınanlarla, O'na nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Ve her insanın ahirette alacağı karşılık, yaşamı boyunca Allah’a gösterdiği sadakati ya da sadakatsizliği oranında olacaktır.


Dünya insanların eğitim mekanıdır. İnsan, Allah’ın koyduğu sınırları gözettiği, buyruklarını yerine getirdiği ve hata yapmaktan sakındığı oranda olgunlaşır. Yaşadıklarına sabretmeyi, Kur’an ahlakından ödün vermemeyi, her durumda Allah'a yönelmeyi, Allah'ı gereği gibi takdir etmeyi, O'na karşı sevgi ve haşyet dolu korku duymayı öğrenir. Yarattığı nimetlere şükrü artan kişi, Allah'a katıksız bir imanla iman eder ve tam bir teslimiyetle teslim olur. Artık bu insan, Allah Katında beğenilen üstün ahlak özelliklerine sahip takva sahibi bir mümindir. Böylece muhteşem barınma yurdu olan cennete girmeye layık duruma gelir.


İnsan bu dünyada -imtihan ortamının sırrı gereği- başına gelen olaylarla denenir ve bu imtihandaki başarısına göre sonsuz yaşamında ceza ya da ödüle kavuşur. Yaşam imtihan üzerine kurulmuştur; ölümle imtihan sona erecektir ve kimse imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. Yaşamın sırrı "süresi belirtilmiş bir yazı" olan ölümde gizlidir.


Bu nedenle insan, uzun yaşama hesapları yapmak yerine, Allah’ın huzurunda yapayalnız vereceği hesabı düşünerek yaşamalıdır. Sonsuz yaşamı için bir hazırlık yapmamak, zamanı boşa geçirmek büyük kayıp olacaktır.


O halde, bu gerçeğin dünyadaki hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar önemli olduğu iyi anlaşılmalıdır. Karşısına çıkabilecek olaylar için önceden hazırlık yapan insanın, çok daha fazla hazırlığı ölüm ve ahiret yaşamı için yapması en akıllıca davranış olacaktır.


Ancak çok sayıda insan nankörlük eder ve Rabb’ine şükretmekten, O'na itaat etmekten kaçınır. Ölümü akıllarına dahi getirmeyen bu kişiler, "... Öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ifadesiyle belirtildiği gibi, dünyadan çok uzun süre ayrılmayacaklarını düşünürler.


Tüm amaçları dünyayı yaşamaya yönelik olan kimseler, kendilerine iyi bir yaşantı sağlamak, her anlarını kendilerince en iyi şekilde değerlendirmek için çalışırlar. İnsanların dünyaya olan bu bağlılıkları Kuran'da “Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27) ayetiyle haber verilir.


İşte o ‘ağır gün’de, iman edenler, ölümün ve hayatın denenmek için yaratıldığından gaflette olan inkarcılardan ayrılarak, sonsuz kurtuluşa kavuşacaklardır.


İnkar eden ya da iman eden, Rabb’ine döndürülecek olan her insanın yaşamına dair muhteşem bir video. Dünyada bir ilk… İzlemek için:

29 Mart 2010 Pazartesi

Dünyadan Geçebiliyor muyuz?



“…onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar.


Dünyaya bir kez gelmek ve yaşamın kısalığı ve belli bir vakitte öleceğini bilmek her insan için en önemli gerçektir. İnsan bu gerçeği geç bile fark etse, kendisini gözden geçirerek, yaşantısını Allah'ın istediği şekilde yeniden düzenleyebilir. Önemli olan; fark ettiğinde telafisi olmayacak kadar geç olmamasıdır.


Yüce Allah dünya hayatını, “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlardan hangilerinin daha güzel davranacağını ve kimlerin Kendisi'ne bağlı kalacağını denemek için yaratmıştır. Dünya, Allah'tan korkup sakınanlarla, O'na nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Ve her insanın ahirette alacağı karşılık, yaşamı boyunca Allah’a gösterdiği sadakati ya da sadakatsizliği oranında olacaktır.


Aslında dünya hayatının kısalığı toplumda bilinen, konuşmalarda söz edilen ancak ciddiye alınmayan bir konudur. Dünya hayatı hakkındaki, "ölümlü dünya", "iki günlük dünya" insanların çok sık kullandığı sözcüklerdir ancak samimiyetsizce söylenir. Dünyanın ölümlü ve iki günlük olması, onlara ahireti değil, ölümle birlikte kaybedecekleri zevkleri çağrıştırır. Bu nedenle de kısa olan hayatlarını, ‘dünyaya bir kez gelineceği’ düşüncesiyle ‘günlerini gün ederek’ yaşamaya çalışırlar. Ahiretten gaflette yaşayan bu kişilere, Kuran’da da haber verildiği üzere dünyevi nimetler çekici kılınmıştır.


Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)Ömürlerini Allah'ı unutarak boş amaçlar uğruna tüketen kişiler, hedefledikleri bu boş amaçlara ulaştıklarında dahi mutlu olmazlar. Çünkü her zaman elde ettiklerinin daha güzeli, daha iyisi olacaktır. Kuran’daki “…Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Ra'd Suresi, 28)ayetinden haberdar olmayan ve tatmini yanlış yerde arayan bu kişiler, ölene dek nefislerinin doyumsuz bencil tutkularının ardında koşturarak, mutsuz bir yaşam sürerler.


Yüce Allah'ın tüm zenginliğin gerçek sahibi olduğunu, peşinden koşturduğu her şeyin yok olacağını, malın ve saygınlığın burada kalacağını bilen insanlar, hiçbir zaman dünyanın ardına düşmezler. Allah’ı unutmazlar, verilen nimetlere şükrederler ve Allah’ın verdikleriyle yetinirler.

Rabb’imiz dünyevi değerlere hırsla bağlanmayan insanlara rahat bir yaşantı vaat etmiştir.


Bu kavrayışa sahip olmayan kimseler ise dünyada elde ettiklerinin hiçbir anlamı olmadığını, kaçınılmaz gün geldiğinde, çocuklarını, mallarını, evlerini dünyada bırakarak mezara konacakları gerçeğinden gaflette, bencil tutkularının ardında zenginlik ve kariyer hırsıyla ömürlerini tüketirler. Oysa kendisini yaratan Allah'ı unutup malına ve ailesine güvenen kişi ahirette kuşkusuz büyük kayba uğrayacaktır.


Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 12)


Dünyadan geçebilmek muhteşem güzel bir şeydir. İnsan dünyadan vazgeçip geçmediği konusunda kendini kontrol etmelidir. Bu konunun taklidi olmaz; insan tüm bağlılıklardan kurtulup Allah’a yöneldiğinde; işte o zaman gerçek kurtuluşu bulacaktır.

26 Mart 2010 Cuma

İyiliği Emretmede Cesaret


Tarihin her döneminde iyiliğin, güzel ahlâkın, barış, huzur ve mutluluğun hakim olması için çalışan samimi insanlar olmuştur. Onların mücadeleleri, insanları haksız yere öldüren, yurtlarından süren, ahlaki dejenerasyona sürüklemeye çalışan, zayıfları ezerek kendilerini yüceltmeye çalışan kişilere karşıdır.


Müminler iyiliği emredip kötülükten sakındırmak için çaba gösterirlerken, dinden uzak yaşayan kişilerin amacı kötülüğü tüm dünyada yaygınlaştırmaktır. Bu yüzden de iyi olan her faaliyeti durdurmak, engellemek isterler. Allah’ın kanunu gereği yaşananlar hep bu yönde olmuştur. Güzelliği, iyiliği tavsiye eden peygamberler ve onların yolundaki müminler her dönemde baskı görmüşler, çirkin iftiralarla engellenmeye çalışılmışlardır.


Ancak, Allah’ın beğendiği güzel ahlakın yerleşmesini istemeyenlerin kavrayamadıkları ilahi bir sır vardır. Müminler her durumda, "... Hiç şüphesiz, Bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır" (Saffat Suresi, 173) ayetiyle haber verildiği üzere inanmayanlara karşı zafer kazanırlar. Bu, Allah'ın vaadidir. Allah, Kendi yolunda cesur ve kararlı bir şekilde çaba gösterenlere, inkarcılara karşı kesinlikle galibiyeti yaşatır. Sonsuz ahirette de samimi mücadelelerinin karşılığında onları rahmetine ve kurtuluşa kavuşturur.


Samimi müminlerin cesaretleri, Allah sevgisi, Allah korkusu ve Allah'ın hoşnutluğunu kazanma isteğinden kaynak bulur. Bu nedenle koşullar ne olursa olsun, Allah'a güvenmenin kazandırdığı cesaretlerini kaybetmezler.


Kur’an ahlâkından uzak kişilerin bazı durumlarda gösterdikleri cesaret ise yalnızca çıkarları nedeniyledir ve dünyevi hırslarından kaynaklanır. Yanlış konularda cesaret gösterir, asıl cesur olunması gereken durumlarda ise geride kalırlar. Bu yüzden bu kimselerin gösterdikleri korkusuzluk anlamsızdır ve ahirete yönelik bir yarar sağlamaz.


Allah'tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmayan müminler, Allah’ı en çok hoşnut edecek davranışlar sergiler ve kararlı davranırlar. İman sahipleri hiçbir zorluk karşısında yılmazlar; çünkü Allah'tan başka bir güç olmadığının bilincindedirler. Bu şuur onlara tüm korkuları yenecek cesareti kazandırır.


Ki onlar, Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter. (Ahzap Suresi, 39)


Kötülükleri örgütleyenlerle mücadele etmek, iyiliği hakim kılmaya çalışmak, peygamberler ve onlarla birlikte hareket eden samimi müminlerinki kadar cesaret gerektirir. Çünkü bu kişiler toplumdaki kötülerin dikkatlerini üzerine çekecek, mücadeleden yıldırılmaya çalışılacaktır. Ancak yalnızca Rabb’lerinin korkusunu içlerinde taşıyan bu cesur insanların kararlı tavırları, nimetler ve güzelliklerle karşılık bulacaktır.


Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar topladılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir. Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 173-174)

25 Mart 2010 Perşembe

Kentlerde Yaşanan 'Sessiz Din'


Gerçek din samimiyet, doğallık ve içtenlik içerir; mensupları da samimi, içten ve doğal insanlardır. Günümüz büyük kentlerinde ise din dışı, samimiyetten uzak, çoğunluğun karakterinin adeta bir parçası olmuş, yapay tavırlarla kendini gösteren, sessizce yaşanan bir ‘din’ oluşmuştur.


Allah'ı gereğince takdir edemeyen bu kişiler, yalnızca Allah'tan korkup sakınan müminlerin aksine sürekli korku, endişe, güvensizlik ve kişilik bozukluğu içindedirler. Toplumda küçük düşmek, ezilmek, dikkate alınmamak gibi endişeler yaşamlarının en önemli sorunudur. Bu zaaflarını gizlemek amacıyla da, "en iyi savunma saldırıdır" mantığına uygun davranışlar sergilerler.


Yaşanan bu dinin bireyleri yapmacık davranışları, mimikleri, samimiyetsiz bakışlarıyla kendilerini hemen deşifre ederler. Tek kelime etmeden mesaj verir, ilgi çekecek davranışlarda bulunur, gösteriş yaparlar. Konuşarak değil de, bakış ve davranışlarla duygularını açığa vurmalarının nedeni, hissettiklerini açıkça ifade etmeyi kendilerine yedirememeleridir. Sinirlendiklerinde, bozulduklarında, kıskandıklarında sözle dile getirmez, ‘trip’ yaparlar. Kapı çarpma, sinirli bakış atma, cevap vermeme, sesini kısarak dişlerinin arasından konuşma, ortamı aniden terk etme gibi imalı anlatımları tercih ederler.


Bu basit kişiler üstünlük elde etmek için, karşı tarafı ezmenin zorunlu olduğunu, ancak bu şekilde yükselebileceklerini zannederler. Karşısındaki insanı ‘adam yerine koymamak’ çok sık görülen davranışlarındandır. İlgisizlik, yaşamın her safhasında büyük bir özenle uygulanır. Bu kimseler için selam verilen kişi olmak oldukça önemlidir. Karşılarındaki insan selam vermeden kendileri selam vermezler. Bazı durumlarda verilen selamı da duymazdan gelir, bunun bir aşağılama yöntemi olduğunu düşünürler. Oysa Kur’an'da, selam vermek çok önemli bir ahlâk özelliğidir. Ve yaşanan bu kent dinindeki kurallardan çok farklıdır.


"Bir selamla selamlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selam verin ya da aynıyla karşılık verin..." (Nisa Suresi, 86)


Birey, bulunduğu ortamda aykırı tavırlarla herkesten farklı görünmeye çalışır, neşeli ortamlarda ciddidir fazla konuşmaz, kimsenin sevmediği müziği sever gibi yapar; kısacası ‘cool’ takılır. Ya da olaylara bazen normalden fazla tepkiler verir bazen de aşırı tepkisiz davranır. Değişik durur, farklı oturur, mimiklerinde ve el kol hareketlerinde abartılıdır; bu davranışların tümü ilgi çekmeye yöneliktir.


Bu kişiler farklı ve özel bir ilgi görebilmek için, zaten ‘tiyatro sahnesi’ olarak adlandırdıkları dünya hayatında sürekli rol yaparlar. Perdeleri hiç kapanmayan bir oyun oynarlar.


Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. (Hadid Suresi, 20)


Gösteriş yapmak da bu insanlar arasında oldukça yaygındır. Gerçekte yaşamın en önemli amacı Allah'ın hoşnutluğunu kazanabilmektir ancak yaşanan bu dinde tek hedef insanların rızasıdır. Bu nedenle beğenilen, özenilen hatta kıskanılan insan olmak en büyük amaçtır. Bu kişiler en son modaya uygun giyinir, en popüler mesleği seçer, en çok satan kitabı okurlar. Pahalı ve göz alıcı mobilyalarla döşedikleri evlerinin salonuna girmez, ancak hava atabilecekleri konukları geldiğinde salonda otururlar. İslam ahlâkında konukları güzel ağırlamak beğenilen bir özelliktir. Ancak bu kişiler gösteriş amacıyla davet verir, en pahalıya mal olacak yemek çeşitlerini hazırlarlar.


Çocuklarının iyi bir kolejde okuması, birkaç yabancı dil bilmesi, marka giyinmesi bu dinin mensubu anne ve babanın saygınlığı açısından oldukça önemlidir. Çocuklarını Allah’ın beğendiği ahlâk gereği sevgi, şefkat ve merhametli insanlar olarak değil, girecekleri ilk sınavda yaşıtlarını geride bırakacak birer ‘yarış atı’ gibi yetiştirirler. Kent dininin bireyinin her konuda bir fikri vardır. Her sorunda çözüm olacağını düşündüğü bir fikir yürütür. Ancak amacı sonuca varmak değil, büyüklük isteğini tatmin etmektir. Bir konuda ukalalığı ya da haksızlığı anlaşılsa dahi asla kabullenmez; çünkü o yanılmaz, hata yapmaz.


Çarpık görüşleri nedeniyle bu kişiler ‘deli cesareti’ne sahiptirler. Bazen canlarını bile tehlikeye atabilirler. Ölümden korkmadıklarını kanıtlamak için delice davranışlar sergilerler. Sözde cesaret gösterisi yapan kişiler ciddi anlamda ölümü hissettiklerinde ise delilik, yerini korkuya bırakır, Allah’tan yardım ister, kurtulmak için O’na dua ederler.


Herşeyin en mükemmeline sahip oldukları imajını vermek isteyen kişiler, hiçbir şeyi beğenmezler. Beğenseler dahi belli etmez, mutlaka olumsuz eleştirirler. Kimse bir başkasını kendisinden daha akıllı, daha güzel, daha yetenekli, kısacası daha üstün görmez. Kimse birbirini övmez.


Oysa güzel söz söylemek, Allah’ın insanlara verdiği çok önemli bir yükümlülüktür. Kur’an’da, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle…” (İsra Suresi, 53) ayetiyle inanan insanlara güzel söz söylemeleri buyrulur.


Güzel söz söylemek kalpleri ısındırır; dostluk ve güven oluşmasının ilk adımı atılmış olur. Sözleriyle Allah'a olan yakınlığı ve sevgisine tanık olunan kişiye, sevgi ve saygı duyulur. Bu durum insanlar arasındaki sevgi ve bağlılığı artırır.


Kent dininin kurallarının aksine, Allah’ın beğendiği ahlâkı yaşayanlar, her şeyi Allah’ın tecellileri olarak görür, çevrelerindeki insanları güzel sözle onore ederler.


O halde, Kur’an’da tarif edilen kötü ahlâk özelliklerini, kimin koyduğu belli olmayan ve uyulması zorunlu kurallar olarak yaşayan kişilere gerçek dini güzel sözle anlatmak sorumluluğumuz olmalı. Umulur ki, “…onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar…” (Zümer Suresi, 18)