dünya hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2011 Salı

Ölmeden Ölmek



Peygamberimiz(sav) “ölmeden önce ölün” buyurur. Ne anlama gelir ölmeden ölmek?.. İnsanın kusursuz imtihan mekanı olan dünyanın çekici süslerine aldanmayıp, ölümü sürekli hatırında tutarak sonsuz ahiret yaşamı için hazırlanması, bu gerçeklere göre yaşaması ölmeden önce ölmektir. İnsanın ölümle birlikte gerçekleri gördüğünde, yapmadığı için pişmanlık duyacağı her şeyi yaşarken yapmasıdır. Yaptığı için ahirette pişmanlık duyacağı şeyleri de yaşarken yapmamasıdır; insanın dünyadan geçmesidir.




Bu anlamda bir imana sahip olmak için, Allah’ın Kendisini tanıttığı ve kullarına emir ve yasaklarını bildirdiği Kur’an’a tam olarak uymak gereklidir. Bu yüzden mümin, yaşamının sonuna kadar Allah’ın buyruklarını yerine getirme konusunda son derece dikkatlidir. Allah’ın beğendiği ahlaka sahip olma yolunda taviz vermeden kararlılıkla çaba gösterir. Allah’ın Kur’an’da, "İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder..." (Hac Suresi, 11) ayetiyle söz ettiği imanın gereklerini yaşamayan kimselerden olmamak için, hiçbir hükmü göz ardı etmeden ölene dek sabırla uygulamaya gayret eder. İmanı kalplerine tam olarak yerleştirememiş kimseler bir ucundan dine yönelirlerken, samimi iman sahipleri Kur’an’ı yaşamlarının her anında kendilerine vazgeçilmez bir rehber edinirler. İmanları belirli koşullara bağlı değildir; kayıtsız şartsız iman ederler.




Samimi iman sahibinin Allah’a olan sadakatinin altında yatan asıl sebep, onun ahirete “kesin bir bilgiyle" iman ediyor olmasıdır. O, Allah’ın, ahiretin, cennet ve cehennemin varlığına, aklı, kalbi ve vicdanıyla kesin olarak kanaat getirmiştir. Ahiretteki sonsuz mutluluğu umut eden müminlerin bu özellikleri Kur’an’da, "Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar." (Bakara Suresi, 4) ayetiyle vurgulanır.




Dünya hayatına aldanan kişiler, kolaylık zamanlarında, kendilerince “her şey yolunda” iken dine sadıktırlar ve yeterince içten olmasa da güzel ahlak gösterebilirler. Ancak herhangi bir zorlukla karşılaştıklarında, “rahatları bozulduğunda” kolaylıkla dinden ödün verebilir ve sadakatten ayrılabilirler.




Yalnızca Allah’a ve ahirete yönelmiş olan kul, yaşamını sonsuz gerçek dostunun rızasına uygun olarak şekillendirecek, nefsani ve dünyevi tutkuların ardına düşmeyecektir. Nefsinin kötülüklerinin şuurunda olan mümin, her an kendisini saptırmaya uğraşan şeytanın taktik ve yöntemlerine karşı hazırlıklıdır. Allah’tan uzak yaşayan kişi ise nefsinin heva ve heveslerinin kendisini sürüklediği yolu göremediği için kördür.




İnsanın üzerinde pis olan ve temizlenmesi gereken tek şey nefsinin fücurudur. Kişi cennete kavuşmak için onu arındıracak, yalnızca dünyevi tutkularından vazgeçecektir. Onu kenara koyduğunda kurtuluşa kavuşacak; eğer koyamıyorsa kibrini, ardından da ahirette sonsuz pişmanlığı yaşayacaktır.




İnsan, nefsinin bencil tutkularını gözeterek yararsız ve dünyevi amaçlara yönelmekle değil, yalnızca Yüce Allah’a sığınmakla huzuru yaşayabilir. Dünyadan geçebilmek ise muhteşem güzel bir şeydir. İnsan dünyevi olan her şeyden vazgeçer, tüm bağlılıklarından sıyrılıp Allah’a yönelirse kurtuluş bulur. Samimi mümin için arınıp Allah’a yönelmek çok önemlidir. İnsanın sürekli kendini gözden geçirmesi ve nelerden arınabildiğini düşünmesi gerekir. Allah’a kul olmak için yaratılmıştır insan ve O’nun zikrinden başka hiçbir şey ona huzur vermez. Her an teyakkuz halinde olduğunda arınıp temizlenmesi mümkün olacak ve kişi kendisini cennete hazırlayacaktır. Dünya hayatından vazgeçmiş, nefsini ezmiş, onun her türlü pisliğinden sıyrılmış ve arınmış olan samimi mümin, yaşarken ölmüştür...




Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden ’içleri titreyerek-korkmakta’ olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah’adır. (Fatır Suresi, 18)




İnsan dünyada yaşarken sonsuzluğu kavrayabiliyorsa, ölümün ona uzak ya da yakın olmasının önemi yoktur. Çünkü o ölmeden önce ölümü tatmıştır.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Hayat Allah'a Nasıl Adanır?



İnanan insan, tüm varlığını Yüce Allah’a adamıştır; Allah için yaşar ve her an Allah’ın kendisiyle beraber olduğunun bilincindedir. İzlediği her görüntüde Allah’ın sonsuz aklını, muhteşem sanatını ve gücünü takdir eder. Allah'ın Zatını görmek kuşkusuz ki mümkün değildir. Ancak akıllı ve vicdanını kullanan bir insan, çevresindeki yaratılış örneklerine bakarak Allah'ın mutlak ve Yüce varlığını kavrayabilir. Allah'ın mutlak varlığına ilişkin deliller, görebilenler için tüm açıklığıyla gözler önündedir.

Mümin, Allah'ın varlığının ve gücünün bilincinde olduğundan, neden yaratıldığını ve Rabb’inin kendisinden neler istediğini bilir. Bu nedenle de dünya hayatında belirlediği hedef, Allah'ın hoşnut olduğu bir kul olmaktır; her durum ve koşulda çabası bu yöndedir. Kendisini hedefine ulaştıracak her yolu dener, bunun için ciddi bir şekilde gayret eder. Böylece inanmayan kimseler için kesin bir yıkım olan ölümün sırrı da önünde açılır: Ölüm asla yok oluş değil, gerçek hayata geçiş aşamasıdır.

İnkar içerisinde yaşayanlar, hayatlarının ‘rastlantılarla ve kendiliğinden’ meydana geldiğini zannettikleri gibi, ölümün de ‘kendi kendine’ oluştuğuna inanırlar. Oysa hayatı da ölümü de yaratan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Ölüm, tesadüflerle ya da kazaen meydana gelen bir olay değil, Allah'ın özel olarak yarattığı, kaderde zamanı, yeri ve şekli belirlenmiş bir olaydır.
Mümin, ölümün bir son değil, asıl hayatın başlangıcı olduğu gerçeğinin bilincindeyken, birçok insan gibi hayatının temelini ‘göçecek bir yarın kenarına’ bina etmez. Her şeyin yok oluşundan sonra da var olan, fani olmayan, mülkün ve din gününün sahibi olan Allah'a yönelir. Mal-mülk, makam, kariyer, saygınlık ve fiziki güzelliğin geçici olduğunu ve dünya hayatında sahip olunan hiçbir metaın kendisini kurtuluşa götürecek yol olmadığını bilir. Hepsi yalnızca, Allah'ın yarattığı kusursuz imtihan mekanı olan dünyadaki kısa süreli ‘sebep’lerdir.

Bütün kainatın sahibi ve mutlak hükümdarı olan Allah'ın yaratmış olduğu dünya hayatındaki bu sistemin anahtarı ise, Allah'ın hoşnutluğudur. Hidayet lütfeden Rabbimiz, yalnızca hoşnutluğunu amaçlayan kullarını doğru yola iletir:

Allah, rızasına uyanları bununla Kuran'la kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)

İman eden insan, tüm varlığını ve yaşamını Yüce Allah’a adar, her an Rabb’i ile beraber olduğunun bilincindedir. Allah’a, O’nun hoşnutluğuna ve sonsuz cennetine kavuşma beklentisi içindedir. Dünya hayatında ‘Rabbi için sabreder’, O’na güvenip dayanır; gökten yere her işi düzenleyip kontrolü altında tutanın, gizlinin gizlisini ve içindekini görüp bilenin Yüce Allah olduğunu bilir. Yaptığı her işte, izlediği her görüntüde Allah’ın üstün aklını, hayranlık uyandıran benzersiz yaratma sanatını ve O’nun sonsuz gücünü görüp, üzerlerinde derin düşünür. İnsan için tüm bunları görebilmek, tefekkür etmek, dile getirmek de büyük bir nimet ve ibadettir. Yaşamını Allah’a adamak, insanı tüm kötülüklerden arındıran, insanın kalbine güven duygusu ve huzur indiren, sonsuz yaşamında da –Allah’ın dilemesiyle-kurtuluşa ulaşmasına vesile olacak olan en önemli yollardan biridir.

Samimi müminler, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmayı dünyevi hiçbir çıkara değişmezler, çünkü dünya üzerindeki -küçük ya da büyük- hiçbir çıkar, O'nun rızasını ve cennetini kazanmaktan daha önemli değildir. Müminin yaptığı işin hikmeti, onu Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak yapması ile oluşur. Bu nedenle kişi, sahip olduğu güzel ahlakı her zaman büyük bir dikkatle korumaya çalışır. İman edenlerin bu özelliği, “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'…” (Nur Suresi, 37) ayetiyle anlatılır.

Yaşlı bir insandan bu yaşına kadar neler yaşadığını anlatması istense, anıları muhtemelen birkaç saatte bitecektir. Kişi, Allah’a iman etmemiş ve O’ndan yüz çevirerek yaşamış biri ise şöyle diyecektir: "Bunca yıl yaşadım ama hiçbir şey anlayamadım. Ailem ve çocuklarım için, para kazanmak, mal mülk edinmek amacıyla yıllarca çalıştım. Ancak artık bir ayağım çukurda, ölüp gideceğim. Sonra... Sanırım her şey bitecek…”

Bu kişinin büyük yanılgıda olduğu açıktır. Düşündüğü gibi ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir. "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” (Hakka Suresi, 27) ayetiyle de bildirildiği gibi, tam aksine ölümle her şey yeni başlayacaktır.

Hayatının merkezine Rabb’inin rızasını almış ve O’nun için yaşamış insanın sözleri ise şöyle olacaktır: "Beni üstün Yaratıcı Allah yarattı ve Kendisine kulluk ve ibadet etmem için dünyaya gönderdi. Ben bu imtihan ortamında hayatım boyunca sınandım. Şimdi yaşlılık geldi ve hayatım boyunca hiç aklımdan çıkarmadığım ve hazırlık yaptığım ölümü artık daha yakın hissediyorum. Her işimde Allah’ın hoşnutluğunu gözettiğim için de O’nun izniyle sonsuz kurtuluşu ve cenneti umut ediyorum…”

İşte mümin için dünyadan geçmek muazzam güzeldir; insan dünyevi olan her şeyden vazgeçer, tüm bağlılıklarından sıyrılıp Allah’a yönelirse, o zaman kurtuluş bulur. Samimi mümin için hatadan, gafletten ve her türlü eksiklikten uzak olan Allah’a yönelmek ve hayatını O’na adamak önemlidir. İnsanın sürekli kendini gözden geçirmesi, gün içinde imanı kanıtlayan davranışlarda bulunması ve “acaba bunu yalnızca Allah rızası için mi yaptım?” diye düşünmesi gerekir. Çünkü ‘o gün’, her insan dünyadayken verilen her nimetten sorgulanacak, Allah rızası için kullanmadığı nimetler için organları aleyhte şahitlik edecektir…

İnanan insanın yüreği Allah aşkıyla doludur. Aşkını en iyi ifade ettiği an da, dünyadaki imtihan ortamı gereği yaşadığı zorluk zamanlarıdır. Çile ve zorluklar müminin sevgisini vurgulama imkanı verir. İnsan sıcak evinde, keyif içerisinde, imtihan yaşamadan sevgisini kanıtlayamaz. O nedenle imtihan, mümin için Allah’tan nimettir, rahmettir. Çile insanları yıpratır diye bilinir, oysa çile inceltir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda çekilen çileler insana sağlık verir, kişinin şevk ve heyecanını artırır.

Allah’ın rızasını kazanma yolunda mücadeleden kaçınan, Allah’ın gösterdiği yollarda yürümeyen insanlar ise türlü hastalıklar yaşar, çökerler. Allah kalplerine rahatlık ve huzur vermez; sürekli bir azap ve sıkıntı içinde ömürlerini geçirirler.

Gerçekte en önemli konu, Allah aşkının ve Allah korkusunun insanı sarmasıdır. Allah aşkına kavuşan insan hem dünyanın hem de ahiretin tüm güzelliklerine kavuşur. Allah’ın hoşnutluğunu kazanan insanı artık Rabb’i yönetir; kişinin üzerinde şeytanın zorlayıcı gücü kalmaz. Kalbini, ruhunu ve bedenini Allah’a tam bir teslimiyetle teslim eden insan, her an mutluluğu ve güzelliği yaşar.

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaat eder. O güzel hayat tatilde ya da ‘hayatın tadını çıkararak’ zevk içinde geçirilen bir hayat değildir; mümin için güzel hayat Rabb’inin rızası için çalışarak sürdürdüğü lezzet ve huzur dolu hayattır. Yalnızca Allah’a kulluk eden, yalnızca O’nun için yaşayan müminler, ahirette de 'hoşnut edici ve hoşnut edilmiş’lerdir ve sonsuz barınma yurdu cennette benzersiz mutluluklar onları beklemektedir.

Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah'a) yönelip-dönen (İslam'ın hükümlerini) koruyan, Görmediği halde Rahman'a karşı 'içi titreyerek korku duyan' ve 'içten Allah'a yönelmiş' bir kalp ile gelen içindir. "Ona 'esenlik ve barış (selam)la' girin. Bu, ebedilik günüdür." Orda diledikleri herşey onlarındır; Katımız'da daha fazlası da var. (Kaf Suresi, 31-35)

14 Ocak 2011 Cuma

İmtihan Olmasa

İmtihan, insanın hem sınanması hem de gerçekte bir eğitim mekanı olan dünyada, imani açıdan olgunlaşması için vardır. İnanan insan, Allah'ın varlığının ve gücünün bilincindedir; neden yaratıldığını ve Rabb’inin kendisinden neler istediğini bilir. Bu nedenle dünya hayatında belirlediği hedef, Allah'ın hoşnut olduğu bir kul olmaktır; her durum ve koşulda çabası bu yöndedir. Kendisini hedefine ulaştıracak her yolu dener, bunun için ciddi bir şekilde gayret eder. Sınavlarını güzel veren ve imani derinliğe kavuşan mümin, güzel davranışları karşılığında hem dünyada hem ahirette sonsuz nimet ve güzelliklere kavuşturulur.

Zorlu imtihanları özel olarak yaratan Allah, bu zorluklardan kurtuluş yollarını da kuşkusuz yaratmıştır. Kur'an, "Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez. (Bakara Suresi, 286) ifadesiyle bu sırrı haber verir.


İmtihanın olmadığı bir dünya düşünelim. Bu ortamda, olaylar ve insanlar karşısında güzel ahlak sergilemek artık gereksizleşir. İnsanı 'iyi' ve 'güzel' yapan sevgi, saygı, merhamet, şefkat, özveri, dostluk gibi değerler anlamını yitirir. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, hayırlarda yarışıp öne geçmek, ihtiyacı da olsa kardeşine vermek, sevdiğinden infak etmek; tüm bunlar artık önemsizdir. Çünkü insanın vermek zorunda olduğu bir imtihan yoktur. Dahası Allah'ın rızasını kazanmak gibi bir amacı da yoktur.


İnsanın imtihan zamanında tevekkül ve güzel bir sabır göstermesi Allah'a duyduğu derin sevgiden kaynaklanır. Aşkını, sadakatini ve teslimiyetini en iyi ifade ettiği an da, dünyadaki imtihan ortamı gereği yaşadığı zorluk zamanlarıdır. İmtihanın olmadığı bir ortamda ise Rabb'ine sevgisini göstereceği bir zorluk yokken insan, sadakatini ve aşkını nasıl kanıtlar?


İnanan insan, yukarıda saydığımız Kur'an ahlakının gereği olan güzel davranışlarına kendisi de şahit olduğunda mutluluk ve huzur duyar. Bu davranışlar ortadan kalktığında ise doğan, büyüyen, yiyip içen, çoğalan, ruhu adeta boşalmış bir yaratık haline gelir. O artık, yaşadığı hayattan zevk almayan, hiçbir amacı olmayan, yalnızca günü yaşayan biridir. Yaptıkları hayvanlarınkine benzer; zaten kendisi de hayvandan farksız biri olmuştur. Ruhsuz, yalnızca et ve kemikten oluşan ve bedenini besleyen bir hayvan.


Aslında hayvanlar, Allah’ın ilhamıyla insanlara hayret verecek derecede sevgi, şefkat ve özverili davranışlarda bulunur, diğer hayvanlarla dayanışma örneği sergilerler. O halde değerlerini yitirmiş amaçsız insanlar, Kur'an'da "... Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar... (Araf Suresi, 179) ayetiyle haber verildiği gibi hayvanlardan da aşağı konumdadırlar.


Birçok insan imtihandaki güzellik ve hikmeti kavrayamaz. İmtihanı anlayamayanlar, yaşam amacından uzak ve gaflette olan, nefislerinin bencil tutkularını gözeten kişilerdir. Onlar imtihanı düşünmek istemezler; çünkü çıkacak sonuçtan çekinir, alacakları karşılıktan korkarlar.
İnsanın imanî olgunluğa ulaşması için imtihan zorunludur. Örneğin okullarda, "artık sınav yapılmayacak" dense; hangi öğrenci ders çalışır? Ders çalışmayınca bir şey de öğrenilmeyecektir. Yani sınav aslında bir tür ödüldür; çalışan kazanır...


Allah, bela ve musibeti insana acı çekmesi için vermez. O, sonsuz merhametiyle, zorluk vererek kişiye Kendisini hatırlatır. İmtihan, Allah'a gönülden yönelmiş mümin için gerçekte bir ecir fırsatıdır. Yaşadığı imtihanda Rabb'ini gören ve O'nun için sabreden, kolaylık vermesi için O'na dua eden, çıkış yolunu göstermesi için Allah'a sığınan insanın değeri artar. Rabb'inin hoşnutluğunu kazanan, kalbini, ruhunu ve bedenini Allah’a tam bir teslimiyetle teslim eden insan, her an mutluluğu ve güzelliği yaşar.


İnsan sıcak evinde, imtihan ve zorluk yaşamadan sevgisini kanıtlayamaz. O nedenle imtihan, yüreği Allah aşkıyla dolu mümin için Allah’tan nimettir, rahmettir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda çektiği çileler insanı inceltir; kişinin sağlığını, şevk ve heyecanını artırır. Allah, rızasını kazanma yolunda mücadeleden kaçınan, gösterdiği yollarda yürümeyen insanın kalbine rahatlık ve huzur vermez; kişi sürekli bir azap ve sıkıntı içinde ömrünü geçirir.


İmtihan gereklidir; insan bir şeyleri aşmalıdır ki Allah'ın huzuruna arınmış olarak çıkabilsin. Belalar yağmur gibidir; yağan her yağmurla mümin daha arınır. Yaşanan hiçbir bela kalıcı ve sonsuz değildir. Samimi mümin, Rabb’i için sabreder; teslimiyetle, tevekkülle, yine O’nun yardımını bekler. Kendisine yalvaranların isteklerini veren Rabb'i, güç yetiremediğinde yardımıyla yanındadır. Zaten Allah, güç yetireceğinden fazlasını yüklemez.


Bu dünya hayatı, oldukça kısa ve geçici bir yararlanma yeridir. İnsan eğer binasının temelini Allah'ın hoşnutluğu üzerine değil de‘göçecek bir yar’ın kenarına kurmuşsa, aşağıların aşağısına yuvarlanır. Yaşadığı pişmanlığın geri dönüşü de artık yoktur.


İmtihan için yaratılan dünya hayatındaki sistemin anahtarı Allah'ın hoşnutluğudur. Bu anahtarın yokluğunda "... gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve herşey) bozulmaya uğrardı. (Mü'minun Suresi, 71) Yapmamız gereken -Allah'ın dilemesiyle- doğru anahtarla doğru kapıyı açmaktır.


Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. (Saffat Suresi, 106)

11 Ocak 2011 Salı

Sonuca Götürmeyen Hırs

Tüm amaçları dünyayı yaşamaya yönelik olan kişiler ölümü unutur, ölümden sonraki yaşantıları için hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları elverdiğince iyi bir yaşam sürmek, burada geçirdikleri her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir.

Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)


Allah'ı unutmuş olan inkarcılar yaşamları boyunca böyle bir çaba içindedirler, ama ayette ifade edildiği gibi bu dünyanın önemli bir sırrı vardır; dünya hayatı çok çabuk geçmektedir. Dünyaya bağlananların unuttukları, düşünmeye yanaşmadıkları, hatırlatıldığında kaçtıkları bir konudur bu. Ancak ne kadar kaçmaya çalışsalar da hiç değişmeyecek bir gerçektir.


Böyle bir kişi, çaresi olmayan bir ‘tatminsizlik’ duygusu içinde yaşar ve yaşamının her anında farklı isteklere kapılır. Bu isteklerini elde etmek için de büyük bir hırsla çalışır; bunlar için olmadık şeyleri göze alır. Çevresinde bulunan insanları hatta ailesini ve yakınlarını kırmayı bile göze alabilir. Ancak istediğini elde ettiği an o ‘büyü’ bozulur; müthiş arzuladığı şey her ne olursa olsun önemini yitirir. Sanki onu elde etmek için günlerce, aylarca, yıllarca kendisi uğraşmamıştır. Elde ettiğiyle tatmin olmayan nefis hemen bir başka isteğin peşine düşer; bu kez hırsla onun peşinden koşmaya başlar; ta ki onu da elde edene kadar...


İnkarcı insanın dünya hayatında mala, mülke, kısacası çevresinde gördüğü şeyleri elde etmeye karşı duyduğu bu hırs ölünceye kadar durmaksızın devam eder. Hiçbir zaman elindekilerle yetinip mutlu olamaz. Çünkü istediği şeyleri Allah'ı razı etmek için değil, sadece bencil tutkularını razı etmek için istiyordur. Ve sahip olduğu her şey onun kibrini ve büyüklenmesini artırmaktadır. Kuşkusuz Allah, dünya hayatında bu derece azgınlaşıp nefsinin peşi sıra sürüklenenlerin huzurlu bir ruh haline sahip olmalarına izin vermez.


Birçok Kur’an ayetinde de bildirildiği gibi rızkı veren yalnızca Allah’tır. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6) ifadesinden anladığımız gibi ‘kendi rızkını taşıyamayan canlıların’ rızıklarını da Rabbimiz verir. Örneğin, kuş havada uçar, Rabb’inin lütfettiği rızkı bulur. Yalnızca insan rızkını kendi kazandığını düşünür. Kişi rızkı kendisinin kazandığını düşündüğü için, kendinde güç görür, çalışır, yorulur... Oysa Allah rızası için çalışan samimi insan yorulmaz...


Bu kimselerin bir başka yanılgısı da, Allah'ın denemek amacıyla kendisine verdiği güç ve imkanı kendisinde olan bir üstünlükten dolayı ‘hak ettiğini’ sanmasıdır. Oysa tüm insanlar sadece Allah'ın kullarıdır ve O'nun katında hiçbir şeyi ‘hak etmiş’ olmazlar; insanlara verilen herşey, yalnızca Allah'ın bir lütfudur. Bunun farkında olan insan, Allah'ın verdiği nimetler karşısında azgınlaşmaz, şımararak sevince kapılmaz; sadece Allah'a şükreder ve bu şükrün sevincini yaşar.

Yüce Allah, dünya hayatındaki zorlukları aşmanın ve gerçek mutluluğu yaşamanın yolunu gösterdiği halde, bile bile yüz çeviren insanlar yalnızca 'kendilerine zulmederler’.


Kur'an'da da insanların okuyup ders çıkarması amacıyla, helak edilen birçok kavmin kıssaları anlatılır. İnkarda direten bu kavimler hiç beklemedikleri anda azapla yakalanmış ve bir çoğu da yeryüzünden silinmiştir. Ne övünülen servetler, ne servetleri ile övünen insanlar, ne de hiç bitmeyeceklerini sandıkları yaşamları kalmıştır.


Yüce Allah bu örnekleri verir ve dünyaya tutkuyla bağlı olanları sonsuz merhametiyle uyarır. Bunlardan öğüt alabilenler, Allah’ın hiçbir olayı asla boşuna yaratmadığını, her an daha şiddetlilerini yaratmaya güç yetirdiğini anlayabilirler. Yalnızca imtihan amacıyla yaratılmış olan dünyayı gerçek yurt edinenler, kayba uğrarlar; kazançlı olanlar ise öğüt alıp ders çıkaranlardır.

29 Mart 2010 Pazartesi

Dünyadan Geçebiliyor muyuz?



“…onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar.


Dünyaya bir kez gelmek ve yaşamın kısalığı ve belli bir vakitte öleceğini bilmek her insan için en önemli gerçektir. İnsan bu gerçeği geç bile fark etse, kendisini gözden geçirerek, yaşantısını Allah'ın istediği şekilde yeniden düzenleyebilir. Önemli olan; fark ettiğinde telafisi olmayacak kadar geç olmamasıdır.


Yüce Allah dünya hayatını, “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlardan hangilerinin daha güzel davranacağını ve kimlerin Kendisi'ne bağlı kalacağını denemek için yaratmıştır. Dünya, Allah'tan korkup sakınanlarla, O'na nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Ve her insanın ahirette alacağı karşılık, yaşamı boyunca Allah’a gösterdiği sadakati ya da sadakatsizliği oranında olacaktır.


Aslında dünya hayatının kısalığı toplumda bilinen, konuşmalarda söz edilen ancak ciddiye alınmayan bir konudur. Dünya hayatı hakkındaki, "ölümlü dünya", "iki günlük dünya" insanların çok sık kullandığı sözcüklerdir ancak samimiyetsizce söylenir. Dünyanın ölümlü ve iki günlük olması, onlara ahireti değil, ölümle birlikte kaybedecekleri zevkleri çağrıştırır. Bu nedenle de kısa olan hayatlarını, ‘dünyaya bir kez gelineceği’ düşüncesiyle ‘günlerini gün ederek’ yaşamaya çalışırlar. Ahiretten gaflette yaşayan bu kişilere, Kuran’da da haber verildiği üzere dünyevi nimetler çekici kılınmıştır.


Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)Ömürlerini Allah'ı unutarak boş amaçlar uğruna tüketen kişiler, hedefledikleri bu boş amaçlara ulaştıklarında dahi mutlu olmazlar. Çünkü her zaman elde ettiklerinin daha güzeli, daha iyisi olacaktır. Kuran’daki “…Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Ra'd Suresi, 28)ayetinden haberdar olmayan ve tatmini yanlış yerde arayan bu kişiler, ölene dek nefislerinin doyumsuz bencil tutkularının ardında koşturarak, mutsuz bir yaşam sürerler.


Yüce Allah'ın tüm zenginliğin gerçek sahibi olduğunu, peşinden koşturduğu her şeyin yok olacağını, malın ve saygınlığın burada kalacağını bilen insanlar, hiçbir zaman dünyanın ardına düşmezler. Allah’ı unutmazlar, verilen nimetlere şükrederler ve Allah’ın verdikleriyle yetinirler.

Rabb’imiz dünyevi değerlere hırsla bağlanmayan insanlara rahat bir yaşantı vaat etmiştir.


Bu kavrayışa sahip olmayan kimseler ise dünyada elde ettiklerinin hiçbir anlamı olmadığını, kaçınılmaz gün geldiğinde, çocuklarını, mallarını, evlerini dünyada bırakarak mezara konacakları gerçeğinden gaflette, bencil tutkularının ardında zenginlik ve kariyer hırsıyla ömürlerini tüketirler. Oysa kendisini yaratan Allah'ı unutup malına ve ailesine güvenen kişi ahirette kuşkusuz büyük kayba uğrayacaktır.


Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 12)


Dünyadan geçebilmek muhteşem güzel bir şeydir. İnsan dünyadan vazgeçip geçmediği konusunda kendini kontrol etmelidir. Bu konunun taklidi olmaz; insan tüm bağlılıklardan kurtulup Allah’a yöneldiğinde; işte o zaman gerçek kurtuluşu bulacaktır.

13 Mart 2010 Cumartesi

İnsanlar Neden Mutsuz?

Sevgisizliğin günümüzde tüm dünyayı sardığı, insanların birbirlerine gittikçe daha da yabancılaştığı çok açık gerçektir. Büyük kentlerdeki insanlar göz göze gelmez hatta birbirlerinin yüzüne bakmaz. Derin ve samimi sevgiyi yitiren insanların, adeta içleri boşalmış, kişiler manevi anlamda tükenmişlerdir.

Sevgi ve aşkı yitirdiğinde, insanın içinde korkunç bir boşluk meydana gelir ve artık yitirilenlerin yerini sıkıntı, azap, korku, gerginlik, kuşku ve panik alır. Bu acıdan kurtulmak için de birçok insan ya uyuşturucu ya da aklı örten, insan bedenine ve ruhuna zarar veren tehlikeli maddeler kullanmaya başlar. Ve doğaldır ki sonuç da çok kötü olur.

İman etmeyen kişi para, yiyecek, içecek, zenginlik, kısacası her şeye sahip olsa da bir türlü mutlu olamaz. Elde ettiği her şeyi bir gün yitirebileceği korkusu içinde huzursuz bir yaşam sürer. İnsanların mutsuzluğuna yol açan asıl neden tabi ki Allah’tan uzak yaşamaktır. Ancak detaylandırarak inceleyecek olursak insanı mutsuz eden birçok sebep vardır. Bu sebeplerin en önemlilerinden biri Çözümü Kur’an’da aramamaktır.

Yaşadıkları durumun açmaz bir hal aldığını açıkça gören kişiler, hayat tarzlarının bekledikleri sonucu vermediğini, kendilerini tatmin etmediğini ve hatta sıkıntıya soktuğunu yoğun olarak hissederler. Ancak buldukları çözümler din dışı cahiliyenin alternatifleridir ki bu denemeler onlara birşey kazandırmaz. Çünkü cahiliye sistemleri temelde birbirinden farklı değildir; insanlar, mekanlar ve koşullar değişse de yaşanan kaygılar, amaçlar hep aynıdır. Zengin ya da yoksul, kültürlü ya da varoşlarda yaşayan kişinin de, orta halli olan insanın da asıl hedefi dünya hayatına yöneliktir.

Oysa dünya hayatı hırsla ardından kovalanmaya değmeyecek kadar kısadır. Dünyevi hiçbir şey kalıcı değildir; ölümle birlikte tüm kazanılanlar yok olucudur. Bu nedenle nefsani attığı her adım kişiyi sıkıntıya götürür.

Din dışı cahiliye toplumlarında, insanları dini yaşamaktan alıkoyan pek çok telkin vardır. Bu telkinlerin en tehlikelilerinden biri, dini yaşamanın zor olduğu şeklindeki gerçek dışı inanıştır. Bu kimseler, dini asıl kaynak olan Kur’an'dan ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetinden öğrenmedikleri için, kulaktan dolma asılsız birçok inancın ‘din’ olduğunu zannederler. Dinin, hayatlarını zorlaştıracak kısıtlamalar getireceğine inanırlar. Oysa gerçekte ise Allah'ın dinini yaşamak ve emirlerini yerine getirmek son derece kolaydır.

Yüce Allah "... Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez..." (Bakara Suresi, 185) ayetiyle bu gerçeği tüm insanlara haber verir. Kur’an’daki tüm emir ve hükümler insanların fıtratlarına en uygun şekilde yaratılmıştır ve hiçbirinde bir zorluk yoktur. İnsan Kur’an’a tabi olup, Rabb’inin sınırları içinde yaşadığında gerçek mutluluğu yaşayabilir. Kuluna can veren Allah, onun mutlu ve huzur içinde yaşayacağı en güzel sistemi de yaratmıştır.

Bediüzzaman Said Nursi de Şualar’ında kolay ve güzel bir yaşama ancak samimi olarak din yaşandığında kavuşulabileceğini söyler:

"İman ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakim ve kolaydır. Ve küfür ve inkâr yolları gayet uzun ve müşkilâtlı ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevk edilen bu kâinatta, elbette şirk ve küfrün hakikatları olamaz ve İman ve tevhidin hakikatları, bu kâinata güneş gibi lâzım ve vâcibdir.” (Şualar, Sf.490)

İnsan dünyaya değil, Rabb’ine yöneldiğinde huzuru bulur, ancak O’na yakın, O’na dost olduğunda bu sıkıntılardan kurtulabilir. Kalbi, “…yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

Allah’a yakın olmayı, O’nu hoşnut etmeyi dileyen insan, O’nun Kendisini tanıttığı hak kitabı okur, düşünür ve yol gösterici olarak ona tabi olur. Kişinin karakterini ve yaşam tarzını belirleyecek kıstas Kuran'dır. Ve bu yol gösterici, ona uyanı karanlıklardan aydınlığa çıkaracaktır.

Kur’an'a tabi olarak kazanılan karakterde sıkıntı, huzursuzluk ve kaygı olmaz. Kur’an ahlâkıyla ahlâklanan kişi kesinlikle güzel bir yaşama, dengeli bir ruh haline ve güzel davranışlara sahiptir. Yüce Allah’ın bu karakteri yaşayan müminlere vereceği karşılık ise en güzelidir.

Çünkü Allah, yaptıklarının en güzeliyle karşılık verecek ve onlara Kendi fazlından artıracaktır. Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Nur Suresi, 38)