cennet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cennet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2011 Cumartesi

Hata Sevgiyi Azaltır mı?



Samimi inananlar Yüce Allah’tan içleri titreyerek korkan, O’nu büyük bir aşkla seven, Allah’ın koruması altında yaşayan insanlardır. Yalnızca Rabb’lerinden korkar, yalnızca O’na güvenip dayanırlar. Yaşamları boyunca dinin hükümlerine uyar, Allah’ın beğenip tavsiye ettiği ahlakı sergiler, hiçbir koşul ve ortamda bu ahlakın dışına çıkmazlar.




Yüce Allah’a ve O’nun yarattığı kadere saygıyla boyun eğen müminler, Allah’ı çok sevdikleri için O’nun yarattığı her şeyin kendileri için bir hayır ve hikmet içerdiğinin bilincindedirler. Başlarına gelen hiçbir olay karşısında üzüntüye, paniğe, öfkeye kapılmaz, her zaman tutarlı ve kararlı davranışlar sergiler, asla kontrolden çıkmazlar. Elde etmek istedikleri ve çaba gösterdikleri bir konuda sonuç diledikleri gibi olmadığında da karamsarlık duymaz, ümitsizliğe kapılmazlar. Maddi kayıplar yaşadıkları ya da hastalandıkları zaman dahi imanın getirdiği mutlulukları azalmaz.




Müminin en önemli özelliklerinden biri, yaşamındaki koşullar ne olursa olsun çok olumlu bir ruh haline sahip olmasıdır. Mümin her olayda hayır görür, hikmet arar. En zor zamanlarda dahi umudunu yitirmez. Çünkü her şeyin varlığı ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, hadiseleri tespit ve tayin eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden Allah’tır ve mümin buna kesin bilgiyle iman eder. Olumsuz gibi görünen durumların da Yüce Allah’tan bir imtihan olduğunu bilir. Allah’ın o durumu yaratmasındaki hayır ve hikmetleri bekler; çünkü “...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah’ın yarattığı her şeyde mümin için çok fazla hayır ve hikmet vardır. Rabbimiz müminlerin velisi, yardımcısı ve dostudur; dosttan gelen her şey de değerlidir, güzeldir…Ve samimi mümin için her şey güzelliğe dönüşecektir.




Halim olan Allah gönülden katıksızca Kendisi’ne yönelen kullarını cennet ehli olacakları şekilde eğitir. Samimi müminin bu manevi eğitimindeki her aşama kendisini cennete yaklaştıran bir adımdır. Bu eğitim sırasında kuşkusuz hata da yapacaktır. Ancak mümin yaptığı hataları da olgunlukla değerlendirir; eksikliklerine ve davranışlarındaki hatalara da hayır gözüyle bakar. İman etmek hatasız olmak anlamına gelmez. Rabbimiz insanı imtihan ortamının gereği olarak eksiklik ve acizliklerle yaratmıştır. Her insan gibi hatalar yapan mümini cahiliye insanlarından ayıran, yaptığı hatayı vicdanıyla fark ettiğinde ya da hatalı olduğu hatırlatıldığında, bile bile hatasında ısrar etmemesidir. Samimi mümin hatasından pişmanlık duyar, Allah’a yönelip tevbe eder ve tekrarlamamaya çaba gösterir. Bu da Müslüman’ın samimiyetinin önemli bir göstergesidir. Müminlerin hataları karşısındaki tavırları Kur’an’da şu şekilde bildirilir:




Ve ’çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 135)




Mümin Allah’ın ruhundan taşıyan değerli bir varlıktır. İnsanın hatasını gözünde büyütmesi, hataları nedeniyle kendini değersiz görmesi, Kur’ani bir bakış açısı değildir. Dünya üzerinde yaşamış, yaşayan, yaşayacak –peygamberler de dahil- tek bir tane hatasız, günahsız insan yoktur. Hata, sevap hepsi birer renktir. Yatığı hatadan dolayı müminin kendisine karşı güvensiz bir ruh haline sahip olması yanlıştır.




Mümin, ‘İnsanlar ne der, hakkımda ne düşünürler, ya bana sevgileri ve güvenleri azalırsa?’ gibi düşüncelerle vesveseye kapılmaz. Mümin insanların değil, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı hedefler. Bir hatası olduğunda da yalnızca Allah’tan bağışlanma diler. Allah’ın sonsuz bağışlayan olduğunu bilir ve Hz. İbrahim’in, “Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur” (Şuara Suresi, 82) sözleriyle ettiği dua gibi Rabb’ine çağrıda bulunur.




Mümin, kesin bilgiyle iman eder, Allah’a dayanıp güvenir ve her koşulda güzel ahlaklıdır. Allah’ın “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran Suresi, 139) ayetiyle de bildirdiği gibi, değerlidir. Diğer müminler tarafından da sevilmeyi ve güvenilmeyi ister. Ancak bu sevgiyi ve güven duygusunu diğer müminlerin kalbinde yaratacak olan da Rabbimiz’dir. Bu konuda tevekkül eden mümin, hata ve eksikleri karşısında müminlerin kendisine olan sevgilerinin azalmayacağını hatta daha da artacağını bilir. Çünkü önemli olan kişinin hata yaptığında gösterdiği tavırdır. Allah korkusunu içinde taşıyan mümin, hata yaptığında vicdanı çok rahatsız olur; pişmanlık duyar ve Allah’a sığınarak, hatasını telafi etmeye çaba gösterir. Aczini daha iyi anlayan insan, Allah’a ne kadar muhtaç bir varlık olduğunu daha derinden fark eder. Bu gerçekler insanın Allah’a olan boyun eğiciliğini artırır.




Rabbimiz diğer müminlerin kalbinde de o kişiye karşı bir merhamet şefkat duygusu oluşturur. Müminler, acizliklerinin ve her an hata yapma ihtimali olduğunun bilincindedirler. Bu yüzden hata yapmak, asla küçük düşmelerine neden olmaz. Kendi yaptıkları ya da şahit oldukları hatalardan ders çıkarır, aynı yanlışa tekrar düşmemeye çalışırlar. Hata yapan bir mümini, tıpkı hastalanan çocuğunun kendi başına iyileşemeyeceği için yanından ayrılmayan bir anne gibi- yalnız bırakmaz, ona yardım ederler. Pişmanlık hisseden ve kendini düzeltmek için çaba gösteren insana duyulan sevgi ve saygı artar. Yüce Allah bağışlayıcı, merhamet edicidir ve Kendisi’ne sığınan kullarını affeder.




Rabbimiz Kuran ayetlerinde, hatasından ibret alarak tevbe eden ve aynı hataya tekrar düşmemek için samimi çaba gösteren kullarını bağışlayacağını, “Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Maide Suresi, 39) ayetiyle haber verir. O Rahman’dır, Rahim’dir.




İman eden insanın sorumluluğu, Rabb’inin tavsiye ettiği Kur’an ahlakını yaşamına hakim kılması ve Allah’ın rızasının en çoğunu aramasıdır. Bu amaçla kararlı bir şekilde Allah için yaşayan bir insanın sevilmemesi ve bu insana güven duyulmaması zaten mümkün değildir. Mümin-imanının gereği olarak- diğer müminlerin de kendisini imanından dolayı seveceklerine ve sevgiyi kalplerde yalnızca Allah’ın yaratacağının bilincindedir.




İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

11 Mart 2011 Cuma

Zıtlıkların Yaratılışındaki Hikmetler



Yüce Allah dünya hayatında herşeyi zıddıyla birlikte yaratır. Gece-gündüz, güzel-çirkin, sıcak-soğuk, aydınlık-karanlık, temiz-kirli, yeni-eski, genç-yaşlı dünyada tümü bir aradadır. Aynı şey insanlardaki ahlâk özellikleri için de geçerlidir. Tüm bu zıtlıkların yaratılış hikmeti ise aralarında kıyas yapabilmemiz amacını taşır. Tümü, şükretmemiz ve güzel ahlaka yönelmemiz için birer vesiledir.


Nefsi, insanı Allah’ın hoşnut olmayacağı çirkin davranışlara yöneltmek ister. İnsanın nefsinde ruhu kirleten cimrilik, bencillik, kıskançlık, ümitsizlik gibi birçok eğilim vardır. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: "İnsan nefsi kötülüğü emreden bir yapıda yaratıldığına göre, her insandan kötü ve ahlak dışı davranışlar beklemek gerekmez mi?"


Nefse hem fücur hem de ondan sakınma, yani vicdanı ilham edilmiştir. Fücur, günaha, isyana, yalana, baş kaldırıya ve Allah’tan yüz çevirmeye yönlendirir. Yani nefsimizde iki ayrı özellik bir aradadır: Kötülüğe eğilim ve kötülüklerden sakınmaya yönlendiren vicdan.
"Nefse ve ona ’bir düzen içinde biçim verene’, sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun)." (Şems Suresi, 7-8)


Kesin bilgiyle iman eden ve içinde Allah korkusu taşıyan mümin, nefsinin fücurunun kötülüğe yöneltmek için fısıldadıklarını değil, doğruyu işaret eden vicdanını dinler.Samimi mümin söz ettiğimiz bencilce nefsani davranışları Rabb’inin beğenmediğini bilir; aksine cömert, özverili, neşeli, ümitvar ahlâkı yaşar. Her an çirkin davranışlardan sakınmaya, iyi ve güzeli seçmeye yönelten -Allah’ın ilhamı olan- içindeki pozitif güce uyar. Tümünü yaşamı boyunca kararlılık, sabır ve azimle yaşamaya, nefsini arındırmaya çalışır.


Dünya hayatında olduğu gibi ahirette de zıtlıklar bir aradadır. Yüce Allah, dünyadakinden farklı olarak, ahiretteki tüm güzellikleri eksiksiz/mükemmel şekliyle cennette bir arada yaratmıştır. Tümü insanın en hoşlanacağı mükemmelliktedir, kusursuzdur. İnsanın hoşlanmadığı, ruh ve bedeninin azap duyacağı tüm ayrıntılar da cehennemde bir arada yaratılmıştır. Dünya hayatındakinden farklı olarak ahiret zıtlıkları birbirinden kesin çizgiyle ayrı tutulmuştur.


Dünyada müminin yaşadığı her ortam her açıdan tertemizdir, maddi-manevi kirlerden arınmıştır. Ancak mümin, imtihan gereği temizlemesi gereken pisliklerle de karşılaşır; zıtlıkları sürekli yaşar. Dünya hayatının zıtlıklarındaki hikmet müminin, dünyanın geçiciliğini anlayabilmesi, Rabb’i karşısındaki aczini kavrayabilmesi ve ruhunun eğitilip olgunlaşabilmesine vesile olmasıdır. Ancak mümin, dünyada sergilediği güzel ahlâk nedeniyle, ahirette pislikle, acizlikle, zorluk ve sıkıntıyla muhatap olmaz; bolluk ve bereketle ödüllendirilir.


Dünyada iken Allah’ın sınırları içinde yaşamamış, Rabb’inden yüz çevirmiş kimseler ise, yaşadıkları cehennemde dünya hayatında gördükleri nimetler ve güzelliklerden sonsuza dek yoksun bırakılırlar. Allah’ın beğendiği ahlâkı yaşamış müminlerin, dünyadaki eksiklikleri hatırlamaları ve cehennemdeki yaşamı da görmeleri nedeniyle cennetteki nimetlerden aldıkları haz çok fazladır. Maddi-manevi güzelliklerden aldıkları hazzın yanı sıra Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış olmanın verdiği huzur ve mutluluk hiçbir şeyle kıyaslanamaz.


Kur’an’da cennet ve cehennem halkına kendi yaşamlarıyla kıyas yapacakları görüntüler izletileceği haber verilir. Böylece cennet halkının yaşadığı hazzın ve cehennem halkının yaşadığı azabın şiddeti daha iyi anlaşılabilir."Ateşin halkı cennet halkına seslenir: "Bize biraz sudan ya da Allah’ın size verdiği rızıktan aktarın." Derler ki: "Doğrusu Allah, bunları inkar edenlere haram (yasak) kılmıştır." (Araf Suresi, 50)


İnanan insanın karanlık, kasvetli, kirli ve dar ortamda içi sıkılır. O ortamdan geniş, ferah ve temiz bir yere girdiğinde ise nimeti fark eder ve kıyaslayarak şükreder. Bir Kur’an ayetindeki "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım..."( Fatır Suresi, 37) ifadesini hatırlar ve içi titreyerek korku duyar. Yaşamını "duvarları insanı çepeçevre kuşatmış" ve içerisine hapsetmiş olan cehennemden sakınmak amacıyla Rabb’inin rızası üzerine inşa eder.


İnsan ahiretteki sonsuz yaşamı düşünürken de, dünya hayatındaki kavramlarla kıyaslayarak cennetin muhteşemliğini, cehennemin de dehşet vericiliğini hayal eder. Kişi böylece bir taraftan cehennemi hak edecek duruma gelmekten şiddetle sakınır, kendisini düzeltir, diğer taraftan da cennete layık olabilmek için kendisini eğitir. Örneğin özverili, bağışlayıcı, yardımsever insanların yaşadığı bir ortam, insana cennet ortamını hatırlatır. Tam aksi ahlâk özellikleri taşıyan kişilerin bir arada bulundukları ortam ise cehennemin bir benzeridir. Kişi derin düşünerek ve bu kıyaslamaları yaparak, cennetin değerini kavrar.


Dünya hayatında tanık olduğumuz farklılıklar arasında kıyas yaparak nimetlerin ve güzelliklerin bilincine varabiliriz. İşte tüm bunlar Allah’ın hem çevremizde, hem de kendi nefsimizde yarattığı zıtlıkların bir hikmetidir. Bu nimet ve güzellikler nedeniyle şükrederek, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma umudu içinde hep daha güzeli, daha iyisi için çaba göstererek en kusursuz olan sonsuz yurda ulaşabiliriz.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Hayat Allah'a Nasıl Adanır?



İnanan insan, tüm varlığını Yüce Allah’a adamıştır; Allah için yaşar ve her an Allah’ın kendisiyle beraber olduğunun bilincindedir. İzlediği her görüntüde Allah’ın sonsuz aklını, muhteşem sanatını ve gücünü takdir eder. Allah'ın Zatını görmek kuşkusuz ki mümkün değildir. Ancak akıllı ve vicdanını kullanan bir insan, çevresindeki yaratılış örneklerine bakarak Allah'ın mutlak ve Yüce varlığını kavrayabilir. Allah'ın mutlak varlığına ilişkin deliller, görebilenler için tüm açıklığıyla gözler önündedir.

Mümin, Allah'ın varlığının ve gücünün bilincinde olduğundan, neden yaratıldığını ve Rabb’inin kendisinden neler istediğini bilir. Bu nedenle de dünya hayatında belirlediği hedef, Allah'ın hoşnut olduğu bir kul olmaktır; her durum ve koşulda çabası bu yöndedir. Kendisini hedefine ulaştıracak her yolu dener, bunun için ciddi bir şekilde gayret eder. Böylece inanmayan kimseler için kesin bir yıkım olan ölümün sırrı da önünde açılır: Ölüm asla yok oluş değil, gerçek hayata geçiş aşamasıdır.

İnkar içerisinde yaşayanlar, hayatlarının ‘rastlantılarla ve kendiliğinden’ meydana geldiğini zannettikleri gibi, ölümün de ‘kendi kendine’ oluştuğuna inanırlar. Oysa hayatı da ölümü de yaratan alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Ölüm, tesadüflerle ya da kazaen meydana gelen bir olay değil, Allah'ın özel olarak yarattığı, kaderde zamanı, yeri ve şekli belirlenmiş bir olaydır.
Mümin, ölümün bir son değil, asıl hayatın başlangıcı olduğu gerçeğinin bilincindeyken, birçok insan gibi hayatının temelini ‘göçecek bir yarın kenarına’ bina etmez. Her şeyin yok oluşundan sonra da var olan, fani olmayan, mülkün ve din gününün sahibi olan Allah'a yönelir. Mal-mülk, makam, kariyer, saygınlık ve fiziki güzelliğin geçici olduğunu ve dünya hayatında sahip olunan hiçbir metaın kendisini kurtuluşa götürecek yol olmadığını bilir. Hepsi yalnızca, Allah'ın yarattığı kusursuz imtihan mekanı olan dünyadaki kısa süreli ‘sebep’lerdir.

Bütün kainatın sahibi ve mutlak hükümdarı olan Allah'ın yaratmış olduğu dünya hayatındaki bu sistemin anahtarı ise, Allah'ın hoşnutluğudur. Hidayet lütfeden Rabbimiz, yalnızca hoşnutluğunu amaçlayan kullarını doğru yola iletir:

Allah, rızasına uyanları bununla Kuran'la kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)

İman eden insan, tüm varlığını ve yaşamını Yüce Allah’a adar, her an Rabb’i ile beraber olduğunun bilincindedir. Allah’a, O’nun hoşnutluğuna ve sonsuz cennetine kavuşma beklentisi içindedir. Dünya hayatında ‘Rabbi için sabreder’, O’na güvenip dayanır; gökten yere her işi düzenleyip kontrolü altında tutanın, gizlinin gizlisini ve içindekini görüp bilenin Yüce Allah olduğunu bilir. Yaptığı her işte, izlediği her görüntüde Allah’ın üstün aklını, hayranlık uyandıran benzersiz yaratma sanatını ve O’nun sonsuz gücünü görüp, üzerlerinde derin düşünür. İnsan için tüm bunları görebilmek, tefekkür etmek, dile getirmek de büyük bir nimet ve ibadettir. Yaşamını Allah’a adamak, insanı tüm kötülüklerden arındıran, insanın kalbine güven duygusu ve huzur indiren, sonsuz yaşamında da –Allah’ın dilemesiyle-kurtuluşa ulaşmasına vesile olacak olan en önemli yollardan biridir.

Samimi müminler, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmayı dünyevi hiçbir çıkara değişmezler, çünkü dünya üzerindeki -küçük ya da büyük- hiçbir çıkar, O'nun rızasını ve cennetini kazanmaktan daha önemli değildir. Müminin yaptığı işin hikmeti, onu Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak yapması ile oluşur. Bu nedenle kişi, sahip olduğu güzel ahlakı her zaman büyük bir dikkatle korumaya çalışır. İman edenlerin bu özelliği, “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah'ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten 'tutkuya kaptırıp alıkoymaz'…” (Nur Suresi, 37) ayetiyle anlatılır.

Yaşlı bir insandan bu yaşına kadar neler yaşadığını anlatması istense, anıları muhtemelen birkaç saatte bitecektir. Kişi, Allah’a iman etmemiş ve O’ndan yüz çevirerek yaşamış biri ise şöyle diyecektir: "Bunca yıl yaşadım ama hiçbir şey anlayamadım. Ailem ve çocuklarım için, para kazanmak, mal mülk edinmek amacıyla yıllarca çalıştım. Ancak artık bir ayağım çukurda, ölüp gideceğim. Sonra... Sanırım her şey bitecek…”

Bu kişinin büyük yanılgıda olduğu açıktır. Düşündüğü gibi ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir. "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” (Hakka Suresi, 27) ayetiyle de bildirildiği gibi, tam aksine ölümle her şey yeni başlayacaktır.

Hayatının merkezine Rabb’inin rızasını almış ve O’nun için yaşamış insanın sözleri ise şöyle olacaktır: "Beni üstün Yaratıcı Allah yarattı ve Kendisine kulluk ve ibadet etmem için dünyaya gönderdi. Ben bu imtihan ortamında hayatım boyunca sınandım. Şimdi yaşlılık geldi ve hayatım boyunca hiç aklımdan çıkarmadığım ve hazırlık yaptığım ölümü artık daha yakın hissediyorum. Her işimde Allah’ın hoşnutluğunu gözettiğim için de O’nun izniyle sonsuz kurtuluşu ve cenneti umut ediyorum…”

İşte mümin için dünyadan geçmek muazzam güzeldir; insan dünyevi olan her şeyden vazgeçer, tüm bağlılıklarından sıyrılıp Allah’a yönelirse, o zaman kurtuluş bulur. Samimi mümin için hatadan, gafletten ve her türlü eksiklikten uzak olan Allah’a yönelmek ve hayatını O’na adamak önemlidir. İnsanın sürekli kendini gözden geçirmesi, gün içinde imanı kanıtlayan davranışlarda bulunması ve “acaba bunu yalnızca Allah rızası için mi yaptım?” diye düşünmesi gerekir. Çünkü ‘o gün’, her insan dünyadayken verilen her nimetten sorgulanacak, Allah rızası için kullanmadığı nimetler için organları aleyhte şahitlik edecektir…

İnanan insanın yüreği Allah aşkıyla doludur. Aşkını en iyi ifade ettiği an da, dünyadaki imtihan ortamı gereği yaşadığı zorluk zamanlarıdır. Çile ve zorluklar müminin sevgisini vurgulama imkanı verir. İnsan sıcak evinde, keyif içerisinde, imtihan yaşamadan sevgisini kanıtlayamaz. O nedenle imtihan, mümin için Allah’tan nimettir, rahmettir. Çile insanları yıpratır diye bilinir, oysa çile inceltir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanma yolunda çekilen çileler insana sağlık verir, kişinin şevk ve heyecanını artırır.

Allah’ın rızasını kazanma yolunda mücadeleden kaçınan, Allah’ın gösterdiği yollarda yürümeyen insanlar ise türlü hastalıklar yaşar, çökerler. Allah kalplerine rahatlık ve huzur vermez; sürekli bir azap ve sıkıntı içinde ömürlerini geçirirler.

Gerçekte en önemli konu, Allah aşkının ve Allah korkusunun insanı sarmasıdır. Allah aşkına kavuşan insan hem dünyanın hem de ahiretin tüm güzelliklerine kavuşur. Allah’ın hoşnutluğunu kazanan insanı artık Rabb’i yönetir; kişinin üzerinde şeytanın zorlayıcı gücü kalmaz. Kalbini, ruhunu ve bedenini Allah’a tam bir teslimiyetle teslim eden insan, her an mutluluğu ve güzelliği yaşar.

Allah müminlere güzel bir hayat yaşatacağını vaat eder. O güzel hayat tatilde ya da ‘hayatın tadını çıkararak’ zevk içinde geçirilen bir hayat değildir; mümin için güzel hayat Rabb’inin rızası için çalışarak sürdürdüğü lezzet ve huzur dolu hayattır. Yalnızca Allah’a kulluk eden, yalnızca O’nun için yaşayan müminler, ahirette de 'hoşnut edici ve hoşnut edilmiş’lerdir ve sonsuz barınma yurdu cennette benzersiz mutluluklar onları beklemektedir.

Cennet de, muttakiler için, uzakta değildir, (o gün) yakınlaştırılmıştır. Bu, size vadolunandır; (gönülden Allah'a) yönelip-dönen (İslam'ın hükümlerini) koruyan, Görmediği halde Rahman'a karşı 'içi titreyerek korku duyan' ve 'içten Allah'a yönelmiş' bir kalp ile gelen içindir. "Ona 'esenlik ve barış (selam)la' girin. Bu, ebedilik günüdür." Orda diledikleri herşey onlarındır; Katımız'da daha fazlası da var. (Kaf Suresi, 31-35)

20 Şubat 2011 Pazar

Cennet



‘Yarattığı herşeyi en güzel yapan’ Allah, insanın ruhunu güzelliklere karşı bir duyarlılıkla yaratmıştır. İnsanın imanı ve imanı vesilesiyle kazandığı akıl, bu estetik anlayışının açığa çıkması ile doğrudan ilişkilidir. İmanının olgunlaşması ve cennete duyduğu özlem, kişinin Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı güzelliklerden alacağı zevki de artıracaktır.



Kuran’da, samimi iman sahiplerine vaat edilen cennet ortamındaki güzellik ve estetik anlayışı detaylarıyla bildirilir. Sonsuz güzellikleri sanatının içinde yaratan Allah, cenneti insan ruhunun en çok hoşlanacağı, en çok lezzet alacağı ve en çok etkileneceği nimetlerle donatmıştır. Allah’ın ‘en güzel surette’ var ettiği insan, her türlü güzellikten, estetikten ve sanattan zevk alacak yaratılışa sahiptir. İnanan insan da dünyada, cennet ortamlarının benzerleriyle karşılaştığında büyük zevk ve haz alır.



İnsan ruhu doğada yaratılmış sayısız türdeki çiçeklerden, muhteşem görünümdeki ağaçlardan, dinginleştiren denizlerden, eşsiz manzaralardan tarifsiz haz alır. Bu saydığımız doğal güzellikler, cennetin muhteşem nimetlerindendir. Eşsiz barınma yurdu cennetteki köşklerin ve gölgeliklerin, bahçelerin içinde, pınarların yanı başında, nehirlerin üzerinde kurulmuş olması da ayrı bir güzelliktir.


Cennet, "... ne (yakıcı) bir güneş, ve ne dondurucu bir soğuk..." (İnsan Suresi, 13) şeklinde bildirilen; insanı rahatsız etmeyen ferah bir iklime sahiptir. İnsanı sıkan, bunaltan sıcaklar ya da üşüten, titreten soğuklar orada yoktur. Yüce Allah müminleri cennette, "... ne sıcak-ne soğuk, tam kararında bir gölgeliğe..." yerleştirir. "Tam kararında" ifadesi, ikliminin yanı sıra, cennetteki bütün ortam ve koşulların da insan ruhunun gerçek anlamda tatmin bulacağı, rahat edeceği şekilde hazırlandığına işaret eder. Cennetteki her koşul ve ortam, mümin için ‘tam kararında’ olacaktır.


Cennetle ilgili ayetlerde en çok haber verilen doğal güzelliklerden biri de, "Durmaksızın akan su(lar)"dır. (Vakıa Suresi, 31) İnsan ruhu sudan, özellikle de akan sudan büyük keyif alır. Bir akarsu veya bir şelale, ormanın içinden akan bir ırmak, hatta durgun bir göl insana büyük haz verir. Akan suyun görüntüsü, çıkardığı ses insanın yüreğini doyuma ulaştırır. "İçlerinde durmaksızın fışkırıp-akan iki pınar vardır." (Rahman Suresi, 66) ayetiyle bildirilen de bir başka cennet güzelliğidir. Yükseklerden akan şelalenin görüntüsü ve sesi insanı ferahlatır. Sarayların, konakların ya da villaların bahçelerindeki göletler, havuzlar, yapay akarsuların yapılma amacı, genellikle ruhtaki bu estetik özlemi nedeniyledir. Estetik görüntülerin hoşa gitmesinin gerçek nedeni ise, inanan insanın ruhunun cennete göre yaratılmış olmasıdır.



İnsan ruhunda güzel duygular uyandıran bir başka güzellik de sestir. Müzik de insan ruhunu derinden etkiler ve her dönemde insan yaşamında önemli bir yere sahip olmuştur. Bu nedenlerledir ki insan ruhu, müzikten, güzel insan sesinden, akan suyun ve dalgaların sesinden coşku, huzur ve haz duyar. Güzel görüntü ve güzel seslerden haz alan insan ruhu, kötü görüntülerden ve kötü seslerden de sıkıntı duyar. Yüksek insan sesi, parazitli bir müzik, gürültülü ortam, trafikteki sesler kısa da sürse kişiyi rahatsız eder. Bunlar da insanın cehennem ortamını hatırlatan seslere verdiği olağan tepkidir. Yüce Allah Kuran’da, “İçine atıldıkları zaman, kaynayıp-feveran ederken onun korkunç homurtusunu işitirler.“ (Mülk Suresi, 7) ayetiyle, cehennemdeki ürkütücü seslere insanların dikkatini çeker.



İnsanda güzel duygular uyandıran güzelliklerden biri de temizliktir. Temizlik, Allah’ın bir buyruğudur ve “…Allah arınanları sever. (Tevbe Suresi, 108) Müminler din ahlakının getirdiği berrak akılları vesilesiyle temizliği bir ibadet olarak uygularlar. Ruhlarına ve yaratılışlarına uygun bir tutum olan temizlik, onlara çok büyük bir huzur ve rahatlık verir. Din ahlakında temizlik anlayışı, dinden uzak yaşayan bir toplumun kavrayışından ve uygulamalarından tamamen farklıdır. İnanan insan temizliği öncelikle ruhunda yaşar. Allah’ın Kuran’da tavsiye ettiği ahlaka uygun olmayan tüm davranışlardan ve yaşam tarzından tam anlamıyla uzaklaşmak ve çarpık mantık örgülerinden arınmak, insana manevi bir temizlik sağlar. Manevi temizliği gerçekleştirmiş, arınmış bir insan, her an doğruyu fısıldayan vicdanının sesine uyar ve içinden tüm kötülükleri uzaklaştırır. Kuran ahlakının üstün özelliklerini üzerinde taşımayan kimselerin yaşadıkları kıskançlık, kin, acımasızlık, bencillik gibi çirkin özellikleri ruhunda asla yaşamaz. Sahip olduğu yüksek ahlak nedeniyle, toplumda genellikle normal karşılanan saydığımız bu özelliklerden arınmıştır, masumdur. Samimi ve arınmayı dileyen inananlar yalnızca görünen temizliği değil, içlerinde yaşadıkları temizliği de aynı oranda önemserler.



Allah Katından bir başka nimet olan iç açıcı, aydınlık, ferah ve estetik görünümlü temiz ortamlar, insanın ruhsal yapısını dengeli ve huzurlu hale getirir. Bu ruh hali karşısındaki insanlara da olumlu yönde yansır. Karanlık, kasvetli ve pis bir ortam ise farkında olmayan kişiye dahi sıkıntı verir. İnanan insan bu kasvetli ortamlardan sıyrılır ve o an cenneti düşünürse kalbi tatmin bulur.


İnsan ruhunun en çok zevk aldığı güzellik kuşkusuz güzel ahlaktır. Kuran ahlakı, Allah’ın hoşnutluğunu bildirdiği tüm güzel özelliklerin toplamıdır. Bu ahlak fedakarlık, ince düşünceli olmak, merhamet, sadakat, dürüstlük, adalet, sevgi, güzel sözlü ve ılımlı olma, barış, kardeşlik, hoşgörü, anlayış gibi birçok üstün ahlaki değerleri kapsar. Kendisi ihtiyaç içinde olduğu halde, yemeğini yoksula ikram eden fedakar insana karşı, sevgi ve saygı duyulur. Yalnızca kendini düşünen benmerkezci kişiye karşı ise doğal olarak soğukluk hissedilir. Dürüst olmak da, insan ruhunu olumlu duygulara yönelten bir sebeptir. İnsan ruhu dürüst ve güzel ahlaklı kimselere sevgi ve yakınlık duyar. Bu Allah’ın yaratmasıdır; Allah insan ruhunu güzel ahlakı yaşayan kişilere karşı sevgi ve muhabbet duyacak şekilde yaratmıştır.



Allah’ın, ruhlarının hoşuna gidecek şekilde tüm insanlara sunduğu bu güzelliklere karşılık yerine getirilmesi gereken tek sorumluluk, O’nun gücünü gereği gibi takdir edebilmek, O’na şükredebilmek ve O’nun istediği gibi bir yaşam sürmektir. O gün inanan insanların alacakları güzel sonuç, “Takva sahiplerine vaat edilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir.” (Rad Suresi, 35) ayetiyle haber verilir.



Gerçek güzellik için, içimizi temiz tutmamız gerek; nefsimizin bencil tutkularıyla birlikte olduğumuzda çirkinleşiriz. “…(Güzel) sonuç takva sahiplerinindir.” (Kasas Suresi, 83) uyarısını dikkate alarak nefsimizi arındırmanın ve temizlenmenin yollarını düşünmeliyiz. Çünkü cennette nefis kalmayacağı için, pislik de olmayacaktır. En önemli sorumluluğumuz, kapıları sonsuzluğa açılacak cennet yurduna layık güzel insan olabilmek için hazırlanmak:


“…Sonunda oraya geldikleri zaman, kapıları açıldı ve onlara (cennetin) bekçileri dedi ki: "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin." (Zümer Suresi, 73)

15 Şubat 2011 Salı

Çile Cennete Ulaştırır



İnsanlar, (sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? (Ankebut Suresi, 2)



Yüce Allah, “iman ettim” diyen kulunu dünya hayatında imtihan edeceğini bildirir. İnsanların yalnızca diliyle “ben inanıyorum” demesi yeterli değildir; Allah kullarından samimi bir iman ister. İnsanın dünyadaki görev ve sorumluluğu Allah’a iman etmek, Kur’an ahlakını yaşamak, Rabb’inin sınırlarını korumak ve O’nun rızasını kazanmaya çalışmaktır.



Dini yaşamaya karar veren insan, şeytanın kendisini saptırmak için göstereceği tüm çabalara rağmen Allah’ın dosdoğru yolunda yürümekte kararlı olduğunu kanıtlamalıdır. Nefsinin bencil tutkularını Rabb’inin hoşnutluğuna tercih etmeyeceğini de davranışlarıyla göstermelidir. Peygamberimiz(sav) de bir hadisinde; "İman, kalben bilip tasdik etme, dil ile söyleyip ikrar etme, beden uzuvlarıyla da amel etmektir." (Hz. Ali r.a. Kütüb-i Sitte, 16. Cilt , Sf. 492) buyurur.



Allah, imanı yaşamayı kabul eden kulunun karşısına sabır göstermesi gereken zorluklar çıkaracak ve göstereceği tepkilerle onu sınayacaktır. Allah Kuran’da Bakara Suresi, 155. ayette, müminleri korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğini bildirir. Kur’an’la haber verilmesine rağmen, iman eden insanın karşılaştığı zorluklara şaşırması doğru değildir. Yaşanan zorluklar sıradan gibi görünen günlük sorunlar ya da büyük bir felaket gibi görünen olaylar olabilir. Samimi mümin, tümüne imtihan gözüyle bakar, Allah’a tevekkül eder ve O’nu hoşnut edecek en uygun olan davranışı gösterir.



Mümin zorluktan, çileden, beladan kaçmaz; çünkü her şey kusursuz olsa, o zaman sınama olmaz. İmanın denenmesi ve yaşanan zorluklar karşısında imanın olgunlaşması/derinleşmesi, kısacası sağlam olabilmek için insanın zorlanması, canının acıması gerekir. İmtihan mekanı olarak yaratılmış dünya, yaşadığımız olaylarla sınandığımız, sonsuz yaşamımıza geçiş aşamasıdır. Zorluk yaşamadan ve o zorluk anlarında Rabb’imize sadakatimizi, sabrımızı, tevekkül ve teslimiyetimizi göstermeden sonsuz mutluluğa ulaşamayız. Yaşadıklarımızın imtihan olduğunun bilincinde olur ve güzel ahlak gösterirsek, en şiddetli zorluk zamanında dahi Allah’ın yardımını umut edebiliriz.



Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü’minlerle; "Allah’ın yardımı ne zaman?" diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara Suresi, 214)



Allah’a gönülden yönelen insan, yaşadığı zorluk ne denli büyük olursa olsun, mutlaka bir kolaylıkla karşılaşacak ve Allah’ın dilemesiyle doğruyu bulacaktır. İmtihan dünyasının en büyük kazançlardan biri, iman sahiplerinin sınamalar karşısında gösterdikleri güzel ahlak, cesaret ve sabrın, onların ahiretteki derecelerini artıracak olmasıdır. Bu, imtihanın her zaman müminlerin lehine olan sırrıdır.



Yaşadığımız her olayda bir İlahi hikmet vardır. Mümin bu gerçeği her zaman aklında tutar ve daima Allah’ın hoşnutluğuna uygun tavırlar sergileyerek imtihanını kazanmaya çalışır. İnanan insan imtihana talip olur; imtihanda Rabb’ini görür ve imtihanını sever. Dünyada yaşadığımız imtihanların ise, umut ettiğimiz sonsuz cenneti düşündüğümüzde hiçbir önemi yoktur.



"Yoksa siz, Allah, içinizden cehd edenleri (çaba harcayanları) belirtip-ayırt etmeden ve sabredenleri de belirtip-ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Al-i İmran Suresi, 142)



Allah aşkı ile yanan kul, imtihanı, acıları Rabb’ine tam teslim olarak yaşadıktan sonra, alacağı karşılık en güzelidir. Tevekkülünün, sabrının karşılığında sonsuz kurtuluşu kazanır; çile onu cennete ulaştırır.

6 Şubat 2011 Pazar

"Sabrettiğinize Karşılık Selam Size"






Yüce Allah Kur’an’da sabredenleri sevdiğini haber verir. Bu sevgiyi kazanabilmek için, Allah’ın her olayı bir hikmet üzere ve müminler için hayırla yarattığının bilincinde olmak ve yaşananlar karşısında tevekküllü olmak gerekir. Mümin, tek güvenilir varlık olan Allah’a dayandığı için her konuda sabır gösterir, zorluklara boyun eğmez. Ve karşılığında da O’nun sevgisini kazanır.



Samimi inanan insanın alabileceği en güzel karşılık Allah’ın sevgisini, hoşnutluğunu, rahmetini ve sonsuz cennetini kazanabilmektir. Bu güzellikler, dünyadaki hiçbir nimetle ya da zevkle kıyaslanamaz.



Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever. (Al-i İmran Suresi, 146)



Yüce Allah bir ayette, “Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın, (sınırlarda) nöbetleşin. Allah’tan korkun. Umulur ki kurtulursunuz.” (Al-i İmran Suresi, 200) sözleriyle müminlerin bu ahlakı ve dolayısıyla sevgisini kazanmak için yarışmalarını buyurur.



Peygamberimiz (sav) söyle buyurur: “Müminin işi ne güzeldir! Allah onun hakkında ne hüküm uygularsa o mümin için hayır olur. Eğer ona iyilik dokunursa teşekkür eder, bu mümin için hayır olur. Ona bir zarar dokunursa sabreder, bu da onun için hayırdır.”



Kusursuz yaratılmış imtihan mekânı olan dünyadaki yaşam, Kur’an’da tavsiye edilen ahlakı yaşayanlar için de, yaşamayanlar için de aynı hızla geçmektedir. Bu kısacık yaşamda Rabbimiz’in imtihan için yarattığı olaylara sabır göstermeyen, isyan eden, kulluk ve ibadetlerinde kararlı olmayan kişi de belirlenen günde mutlaka ölümü tadacaktır. Allah’ın sınanmaları için yarattığı olaylara sabrederek, kaderlerine teslim olanlar, ahirette kurtuluşa ve eşsiz ağırlanma konağı olan cennete kavuşacaklardır. Dünya hayatında sabır değil, tahammülsüzlük gösteren, yaşadıkları zorluklardan sürekli şikâyet edenlerin ise, dünyadayken içinde yaşadıkları karanlık ahirette de sürecek, Allah onları nura çıkarmayacaktır.



Sabır toplumda zannedildiği gibi tahammül değildir; yaşananlar karşısında dişlerini sıkarak beklemek değildir. Sabır, zor zamanlarda Allah’ı hatırlamaktır. Allah’ın zorluğun ardından vereceği kolaylığı beklemektir. Zorluk yaşamak, Allah’ın Kendisini hatırlatmasıdır, kulunu unutmadığının işaretidir. İsabet eden her zorluk, kulunu Allah’a yakınlaştırır. “Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 153)



İnsana katından sayısız güzellik sunan Allah’ı hoşnut edebilmek için sabır göstermek muazzam güzeldir. Musibete sabretmek eziyet verici gibi görünse de, insan tevekkülü, teslimiyeti tam olarak yaşadığında acı değil, zevk duyar. Hayırla yaratılan olaylar karşısında üzülmek, sinirlenmek kadere saygısızlıktır. Yapılması gereken, ardındaki hikmetleri görmeye çalışmaktır.O gün insan, dönüşü imkânsız bir pişmanlıkla “… Eğer dinlemiş olsaydık ya da akıl etmiş olsaydık, şu çılgınca yanan ateşin halkı arasında olmayacaktık” (Mülk Suresi, 10) dememek için tüm güzelliklerin yolunu açan sabrı doruğunda yaşamalıdır.



Mümin, “Rabbin için sabret” (Müddessir Suresi, 7) ayeti gereği ömrü boyunca Allah’ın hoşnutluğunu amaçlayarak güzel bir sabırla sabreder. Rabbimiz de, bu samimiyetlerine karşılık onları ödüllendireceğini Kur’an’da müjdeler. Allah’ın vaadi haktır; sonsuz ödül yurdu cennetin kapıları samimi müminler için açılır ve melekler seslenirler:



“Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel.” (Ra’d Suresi, 24)

31 Ocak 2011 Pazartesi

Dünya Ahirete Hazırlık Kursudur


İnsan, Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı evrendeki sayısız gerçeğe ve O’nun sonsuz gücü karşısındaki acizliklerine rağmen neden böylesine duyarsızdır?
Allah’ın bunca varlık deliline rağmen, nasıl gözlerini gerçeklere kapatabilmektedir?
’O beklenen gün’ Rabb’i huzurunda tek başına sorgulanacağını nasıl düşünmemektedir?
Yine o gün, sonsuz azabın kendisini beklediğini anladığı an yaşayacağı geri dönüşü olmayan pişmanlıktan, nasıl bu denli gaflette olabilmektedir?
Kuşkusuz bu, insanın gerçekleri anlayamamasından değil, anlamazlıktan gelmesinden doğar. Vicdanı doğruyu fısıldadığı halde, bu kişi kendini kandırır; dünyaya olan bağlılığı ve hırsı yüzünden görüşü fludur. Bu ruh halini yaşayan insanların birçoğu, gizli ya da açık olarak ahireti inkar eder, gerçekleri net olarak göremez.
İnsan, yaşamı boyunca ahirete yönelik bir sınav yaşar ve bu konudaki çabasıyla imtihan olur. Yaşam aslında Allah’ın bizleri denemek ve eğitmek için yarattığı bir süre, dünya da bu amaçla hazırlanmış geçici bir mekândır. İnsana yüklenen sorumluluk, tüm bu gerçekleri düşünmek, Allah’ı tanımak, sonsuz gücünü kavramak, O’nun buyruklarına uymak ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu amaçlamaktır.
Yüce Allah, insanın yaratılış ve dünyada bulunuş amacının bir denenme olduğunu, “Şüphesiz Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.”( İnsan Suresi,2 ) ayetiyle insana bildirirken, birçok insanın gerçeklerden yüz çevirmesi kuşkusuz büyük yanılgıdır.
Dünya, tüm detaylarıyla, denizleri, gölleri, okyanusları, çiçekleri, ağaçları, dağları ve canlıları ile birlikte insanın, bu kulluk vazifesini yerine getirip getirmediğinin denenmesi için özel olarak yaratılmıştır. Evren, evrendeki tüm sistemler, yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri de insanın, Rabb’imizin büyüklüğünü ve sonsuz kudretini görmesi ve O’nun gücünü takdir edebilmesi için vardır. Bunların yanı sıra, dünya hayatı boyunca yaşadığı tüm olaylar, bulunduğu tüm mekanlar da kişinin dünyadaki imtihanının birer parçasıdır. İnsan yalnızca etrafındaki varlıkları, detaylarındaki incelikleri, kusursuz sistemlerini düşünerek bunların, sonsuz güce sahip bir Yaratıcı tarafından, kesinlikle bir amaçla yaratıldığını anlayabilir. Ve ardından kendisinin de bir varoluş amacı ve Yaratıcısına karşı sorumlulukları olduğunu hatırlayabilir. Çünkü insan, ona doğruyu ve gerçeği söyleyen vicdanı ile birlikte yaratılmıştır. Çevresindeki varlıkları ve olayları vicdanıyla değerlendiren insan bu gerçeklere ulaşabilir.
Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmeyen, Allah’ın rızasına uygun yaşam sürmekten kaçınan ya da sorumluluklarını tamamen reddeden kişilerin, sonsuz azapla karşılık göreceklerine Kur’an’da dikkat çekilir. Çünkü bu, Allah’ın verdiği nimetlere karşı nankörlük etmektir ve büyük bir hatadır. Bu imtihan hayatı süresince insan, karşılaştığı her şeye sabır göstermek, Rabb’ine tevekkül etmek ve güzel ahlak sergilemekle sorumludur.
Her imtihanda Allah’ı görmek, tümünden zevk almaya, yaşanan her olayı şevkle karşılamaya yol açar. Dünya hayatında elde edilmek istenen tüm yararlar geçicidir, yok olucudur. Diğer yanda ise asla yok olmayacak/tükenmeyecek güzelliklerin bulunduğu ve insanın sonsuza dek yaşayacağı gerçek bir hayat vardır. İşte inanan insanlar dünya hayatı boyunca bu sonsuz ahiret yaşamı için ciddi bir çaba sarf eder, tüm önceliklerini buna göre belirler ve asla ölümü, cennet ve cehennemi akıllarından çıkarmazlar. Onlar bunun için çalışırlar.
Bediüzzaman dünya hayatını, lezzet, ücret ve mükafat yeri değil bir imtihan meydanı ve hizmet yurdu olarak tanımlar ve şöyle söyler: "Madem hizmet yurdudur ve kulluk mahallidir; hastalıklar ve musibetler dini olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve kulluğa çok başarı ve kuvvet verir. Ve her bir saati, bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden şikayet etmek değil, şükretmek gerekir. Evet ibadet iki kısımdır: Birinci kısım olumlu diğeri ise olumsuz. Olumlu kısmı malumdur. Olumsuz kısmı ise, hastalık ve musibetlerde, musibetzede, za’fını ve aczini hissedip, Rahman olan Rabb’ine yönelip, O’nu düşünüp, O’na yalvarıp halis bir kulluk yapar. Bu kulluğa riya giremez, halistir. Eğer sabretse, musibetin mükafatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hatta bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer."
İnsan, ’hayatını yaşayarak, gününü gün ederek’ değil, Allah’a sadakat ve bağlılığını her olay karşısında göstererek kulluğunun bilincinde yaşamalıdır. İnsan dünyada türlü imtihanlarla karşılaşabilir. Açlık, korku, mal ve canlarla imtihan, Allah’ın Kur’an’la haber verdiği değişmez kanunudur. Yaşadığı zorluklar karşısında sergilediği sabır ve tevekkül, insanın Rabb’ine olan bağlılığının kanıtlarından biridir.
Yaşamlarını Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak doğrultusunda sürdüren insanlar, dünyayı nefislerinin istek ve tutkularını gerçekleştirebilecekleri bir yer olarak görmezler. Dünyevi kaygı ve hırs taşımaz, güçlü bir imana, peygamber ve salih müminlerin üstün ahlakına kavuşmayı ister, bunun için gönülden dua ederler. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi sık sık düşünürler…
Dünya, sonsuz ahirete hazırlık kursudur; dünyada oldukça ayrıntılı bir kurs görürüz. Başarıyla tamamlamak için ise sorumluluklarımızın bilincinde olmalıyız. Kehf Suresi 30. ayette “Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar ise; biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız.” buyurur Allah. O halde ecrimizin kayba uğramaması için “…en güzel davranışta” bulunmalıyız. Bütün davranışlarımızı, kursun rehber kitabı olan Kur’an’ın süzgecinden geçirmeli, cennet ehli olabilmek için ruhumuzu beslemeli, derinleştirmeli, zenginleştirmeli ve cennete uygun hale getirmeliyiz…

29 Ocak 2011 Cumartesi

O Dilediğini Yaratır ve Seçer




Yüce Allah her insan için bir kader belirlemiştir ve bu kaderi ne insanlar ne de olaylar değiştiremez. İnsanın ne zaman, nerede, hangi ülkede, hangi ailenin bir ferdi olarak doğacağını belirleyen ve yaşamı boyunca hangi olaylarla karşılaşacağını bilen ancak Allah’tır. İnsana sahip olduğu aklı, düşünceleri, görüşleri, bilgiyi ilham eden de yine Allah’tır. O halde insanın iman etmesi, kendinde olan herhangi bir özellikten kaynaklanmaz. İmanı veren yalnızca Rabbimiz’dir.


Allah Hadi’dir; hidayet verendir. Rab’dir; eğitip yetiştirendir. Cebbar’dır; dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olandır. Rafi’dir; yukarı kaldıran, yükseltendir. Hafıd’dır; yukarıdan aşağıya indiren, alçaltandır. Kaim’dir; idare edip ayakta tutandır. Mukallib’dir; kalpleri çevirendir. Saik’dir; cehenneme sürendir. Mutahhir’dir; şirkten, kötülükten temizleyendir. Müzekki’dir; her kusur ve ayıptan, manevi kirlerden kullarını temize çıkarandır. Müzil’dir; zillete düşüren, hor ve hakir edendir. Latif’tir; lütuf sahibi, lütfedici olandır. Rakıb’dır; bütün işleri kontrolü altında tutandır. Rahman-Rahim’dir; ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır, rahmet ve irade buyurandır.


Yüce Allah hayır, hikmet ve irade buyurarak dilediği kulunu doğruya yöneltir. Kuran’da bu gerçek bize Hz. Musa’nın, "Rabbimiz, herşeye yaratılışını veren, sonra doğru yolunu gösterendir." (Taha Suresi, 50) sözleriyle haber verilir. İman edenler, Latif olan Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu insanlardır.


"Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir..." (Kasas Suresi, 68)


Hz. Yusuf kıssasında bu gerçeğe işaret edilir. Hz. Yusuf, Mısır’da iktidar sahibi olduktan sonra kardeşleriyle karşılaşır. Onu önce tanımayan kardeşleri bir süre sonra onun kim olduğunu anlarlar. "(Yusuf) Dedi ki: "Sizler, cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" "Sen gerçekten Yusuf musun, sensin öyle mi?" dediler. "Ben Yusuf’um" dedi. "Ve bu da kardeşimdir. Doğrusu Allah bize lütufda bulundu. Gerçek şu ki, kim sakınır ve sabrederse, şüphesiz Allah, iyilikte bulunanların karşılığını boşa çıkarmaz." Dediler ki: "Allah adına, hayret, Allah seni gerçekten bize karşı tercih edip-seçmiştir ve biz de gerçekten hataya düşenler idik." (Yusuf Suresi, 89-90-91)


Ayetlerden de anlaşıldığı gibi, Hz. Yusuf’un kardeşleri, pişman olduklarını ve hata ettiklerini belirttikten sonra, Allah’ın Hz. Yusuf’u seçtiğini kabul ederler. Burada önemli bir gerçek vurgulanır; seçmek, Hadi olan, dilediğini Kendi dosdoğru yoluna yönelten Yüce Rabb’imize aittir.


Bir insanın sahip olduğu bilginin kendisinden kaynaklandığını zannetmesi de yüzeysel bir bakış açısıdır. Bu şekilde düşünen kişi, ilmin ve bilginin gerçek sahibinin Allah olduğu unutmuş demektir. Sahip olunan her bilgi Allah’ın öğrettiği bilgidir ve dilediği anda tümünü geri alabilir. Bunu göz ardı eden insan, kendisinin ve tüm insanların Allah karşısındaki aczini kavrayamamış demektir. Oysa insanlar, “Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar.” (Bakara Suresi, 255)


Bir Kur’an ayetinde kendilerine tüm özelliklerini verenin Allah olduğunu unutan bu kişilerden şöyle söz edilir:


İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Bize dua eder; sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: "Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi." Hayır; bu bir fitne (kendisini bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi, 49)


Bu yüzeysel düşünen karaktere dikkat çekici bir örnek de Kuran’da kıssası haber verilen Karun adlı kişidir. Karun, “Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu…” (Kasas Suresi, 76) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah’ın büyük bir hazineye sahip kıldığı, ancak şükretmek yerine bundan dolayı ‘azgınlaşan’ biridir. Elindekileri ‘hak ettiği’ni düşünen, Allah’ın gücünü takdir etmeyen Karun’un azgınlığının sonu ise yıkım olmuştur.


Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)


Cennet de cehennem de Allah’ın adaleti gereği vardır. İnsanlar, cehenneme orayı hak ederek girerler. Çünkü kendilerine can veren, sayısız güzellikle nimetlendiren Allah’a isyan edenler o en büyük azaba ‘müstahak’ olurlar.


Sonsuz şölen yurdu olan cennete ise, ancak Allah’ın lütfu ve bağışlaması sayesinde girilir. Yüce Allah, cennetine sokacağı müminleri seçer, onlara lütufta bulunur, onları eğitir, günahlarını bağışlar ve hatalarını örter.


Mümin, bu seçilmişliğinin her an farkında olmalı, kendisine verilen bu en büyük nimet olan iman nedeniyle her zaman Allah’a şükretmelidir. Bu şereflendirilme onun tüm davranışlarına yansımalı, güzel ve üstün ahlak özellikleriyle diğer insanlara örnek olmalıdır.


Mümin yeryüzünde gaflette yaşayan insanlar arasında, ‘ziyanda’ olmayan pek az sayıdaki insandan biridir. Kur’an’da, ‘İman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler’ hariç diğer insanların ziyanda olduğu haber verilir. Bu özellikleri taşımayan kişiler sonsuz azaba doğru giden bir ‘ziyan’ içindeyken, Rabb’i mümini kurtarmış, üstün kılmıştır; kuşkusuz bu en büyük ‘kazanç’tır.


Dünyadaki milyarlarca insanın Allah’ın huzurunda dizildiğini düşünelim bir an. Ve Allah’ın bazılarını tek tek seçtiğini… Orada seçildiğimizi… Yaşanabilecek en büyük mutluluk bu olurdu. İnsan bundan daha önemli başka ne isteyebilir ki Rabb’inden…

18 Ocak 2011 Salı

Selam; Esenlik ve Güzel Yaşam Temennisi


Selam, evrendeki varlıkların birbirleriyle olan iletişimlerinin genel adı olarak değerlendirilebilir. Kur’an'da Selam, Yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak geçer. Allah’ın 'Selam' ismi, başlangıcı ve sonu olmayan; sonsuzluk, sonsuz büyüklük, her türlü noksanlıktan münezzeh olan, kullarını dünyevi ve ahiretteki tehlikelerden selamete çıkaran, cennetteki kullarına esenlik veren ve selam eden anlamındadır.

Kur'an, yaşamın her anında, küçük ya da büyük her olayda Allah ile kesintisiz bir bağlantının devam ettiği ve her ortamda O’nu anmaya yönelik bir iman anlayışı tarif eder. Müminin içinde bulunduğu her durum, yaptığı her iş, yaşadığı her olay, onun Allah'a yakınlaşması, ahlakını güzelleştirmesi, ecrini artırması için verilmiş bir fırsattır. Kur'an müminlere, yaşamın her anında bunu nasıl gerçekleştirebileceklerine dair birçok hatırlatmada bulunur. Bunlardan biri de evlere girerken selam vererek güzel ahlak örneği göstermektir:

"... Evlere girdiğiniz vakit, Allah tarafından kutlu, güzel bir yaşama dileği olarak birbirinize selam verin. İşte Allah, size ayetleri böyle açıklar, umulur ki aklınızı kullanırsınız. " (Nur Suresi, 61)

Ayetin ifadesiyle aklını kullanır ve anlamını derin düşünürse, insan, verdiği selamla hem Allah'ın emrini yerine getirecek hem de Allah'ın barış ve esenlik veren anlamındaki ‘Selam’ ismini anacaktır.

Selam, Kur'an ahlakının insanlar arasındaki sosyal ilişkilere getirdiği bir güzelliktir. İnsanların birbirlerine güzel dileklerde bulunup sevgilerini pekiştirme ve bağlılıklarını artırma vesilesidir. Bu şekilde insanlar arasında sıcaklık ve yakınlık kurulur. Daha güzel bir selamla karşılık vermek ise Allah Katında karşılığı ‘hesabı tam olarak yapılmış’ güzel bir davranıştır:

"Bir selamla selamlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selam verin ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah herşeyin hesabını tam olarak yapandır." (Nisa Suresi, 86)

Evlere girerken, ‘şeytandan Allah'a sığınarak selam vermek’ de, insanın sinsi düşmanı olan şeytanın varlığını diğer insanlara hatırlatmak ve ona karşı dikkatli olmak açısından önemli bir uyarıdır. Ayrıca insanlara zayıf yönlerinden sokulmaya çalışan sapkın şeytanı yaşanan ortamlardan -Allah'ın dilemesiyle- uzaklaştırma yönünde hayırlı bir davranıştır. Mümin şeytanı kovma ve selam verme ibadetini alışkanlıkla değil, bilinçli ve şuur açıcı şekilde yapar.

Cahiliye toplumunda, verilen selamı almamak ya da duymazdan gelmek adeta bir üstünlük gösterisi olarak kabul görür. Cahiliye insanı, sosyal statü olarak kendisinden daha aşağıda gördüğü kişiyi ezmek gibi çirkin bir düşünceyle, bu davranışı sıklıkla sergiler.

Dinden uzak kişiler, genellikle selamı karşı taraftan bekler, ilk selam veren olmanın küçük düşürücü olduğunu zannederler. Oysa müminler selamı ibadet olarak yerine getirir ve karşılarındaki kişiye iyilik temennisinde bulunurlar. Müminler selam vermek için sıra beklemez ve gerektiği an selam verirler. Karşıdan beklemeden güzel bir davranışta bulunmak, üstün bir ahlakın göstergesidir.

Ebu Hüreyre(ra)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah(sav) şöyle buyurur: "Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız!" (Müslim, îman 93-94. Ayrıca bk.Tirmizî, Et'ime 45, Kıyamet 56; İbni Mace, Mukaddime 9, Edeb 11)

Kur'an, "Ki melekler, güzellikle canlarını aldıklarında: "Selam size" derler. "Yaptıklarınıza karşılık olmak üzere cennete girin." (Nahl Suresi, 32) ayetiyle ölüm meleklerinin, inanan insanların canlarını selam vererek aldıklarını bildirir.

Sabır ehli müminler cennette, "Sabrettiğinize karşılık selam size. (Dünya) Yurdun(un) sonu ne güzel." (Ra'd Suresi, 24) sözleriyle karşılanırlar. Onların "...oradaki dirlik temennileri: "Selam"dır; dualarının sonu da: "Gerçekten, hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır." (Yunus Suresi, 10) şeklindedir.

Yüce Allah, her türlü tehlikeden kullarını selamete çıkaran, cennetteki kullarına selam edendir.
O Allah ki, O'ndan başka İlah yoktur. Meliktir; Kuddûstur; Selam'ır; Mü'mindir; Müheymindir; Azizdir; Cebbardır; Mütekebbirdir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok Yücedir. (Haşr Suresi, 23)

Sabreden kullarını seven Rabb'imiz, iman eden kullarını yalnızca ahirette değil dünyada da güzel bir hayatla ödüllendireceğinin müjdesini Kur'an'da şöyle haber verir:

Sizin yanınızda olan tükenir, Allah'ın Katında olan ise kalıcıdır. Sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle Biz muhakkak vereceğiz. Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 96-97)

Dünyadaki ve ahiretteki güzel yaşam, sonsuz merhamet sahibi olan Allah'ın 'Selam' sıfatının bir tecellisidir. Yalnızca Yüce Allah’a kulluk eden, sadece Rabb'inin hoşnutluğunu gözeterek salih amellerde bulunan mümin, ahirette de 'hoşnut edici ve hoşnut edilmiş’tir ve konaklama yurdu artık cennettir.

"... Ona 'esenlik ve barış (selam)la' girin. Bu, ebedilik günüdür." Orda diledikleri herşey onlarındır; Katımız'da daha fazlası da var. (Kaf Suresi, 31-35)

Allah'ın Selam ismi, cennetine aldığı takva sahibi kullarına verdiği selam anlamına da gelir. Rabb'imiz, "Çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü "Selam" (vardır)" (Yasin Suresi, 58) ayetiyle halis kullarına sözlü selamını müjdeler. Ve hiç kuşkusuz O'nun vereceği selam, en büyük müjdedir.

Cennetin kapısında, "Selam üzerinizde olsun, hoş ve temiz geldiniz. Ebedi kalıcılar olarak ona girin." (Zümer Suresi, 73) sözleriyle karşılanan müminlerin, sonsuz ödül yurdunda "birbirlerine olan dirlik temennileri: "Selam"dır.

Yaptıklarına bir karşılık olmak üzere (onlara sunulur); Orada, ne 'saçma ve boş bir söz' işitirler, ne günaha sokma. Yalnızca bir söz (işitirler:) "Selam, selam." (Vakıa Suresi, 24-25-26)

Yüce Allah’ın dilemesiyle, umarız “Selam”la karşılanan, sonsuza kadar da kutlu ve güzel yaşama temennisi olan “Selam” işiten kullardan oluruz.