dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2011 Salı

Neden Varız?




İnsan yaşamı kısadır ancak insanın ruhu -Allah’ın dilemesiyle- ölmeyecek, sonsuza dek yaşayacaktır. Sonsuzluğun yanında ise, dünyada geçirilen 60-70 yıllık bir yaşamın hiçbir değeri yoktur. Burada yaşanacak anlık dünyevi zevkler için, sonsuz yaşamı feda etmek ise gerçekten hata olacaktır.


Yaşlı bir insana yaşadığı yıllara dair neler düşündüğü sorulsa, alınacak yanıt büyük olasılıkla “hiçbir şey anlamadan göz açıp kapayıncaya kadar geçti” olacaktır. Gençlik döneminde yaşlanacağını aklına dahi getirmemiştir ama şimdi, o kendisinden çok uzak gördüğü yaşlılığı yaşamakta ve kendisinden uzak görmekle ne denli yanıldığını düşünmektedir. Bu yaşına kadar neler yaşadığını anlatması istense, anıları muhtemelen birkaç saatte bitecektir. İşte o uzun yılların tamamı yalnızca bu kadardır.


Yaşlılık dönemini yaşayan insan, kendine " Göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden bu yaşamın amacı nedir?" "Bu kadar yılı ne için yaşadım?" ve "Bundan sonra neler olacak?.." gibi sorular sorar. Bu sorulara buldukları yanıtlar da, iman etmeyenlerle, iman eden ve Allah’ın sınırlarını koruyarak yaşamış olan insanlar arasındaki farkı gösterecektir.


Allah’a iman etmeyen ve O’ndan yüz çevirerek yaşamış olan kimselerin yanıtı şöyle olacaktır: "Bunca yıl yaşadım ama hiçbir şey anlayamadım. Ailem ve çocuklarım için, para kazanmak, mal mülk edinmek amacıyla yıllarca çalıştım. Ancak artık bir ayağım çukurda, ölüp gideceğim. Sonra..sanırım her şey bitecek…”


Bu kişinin büyük yanılgıda olduğu açıktır. Düşündüğü gibi ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir. "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” (Hakka Suresi, 27) ayetiyle de bildirildiği gibi, kişinin bu isteği gerçekleşmeyecek, aksine ölüm her şeyin başlangıcı olacaktır.


İnanan insan ise evrenin, canlıların ve insanların bir yaratılış amacı olduğunun şuurundadır. Evrende ve canlılardaki üstün akla ve ilme işaret eden planı, düzeni, dengeyi görmüş ve hepsinin üstün güç sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını anlamıştır. Etrafındaki muhteşem tasarımlar ve sistemler rastlantısal bir süreçle ortaya çıkmadıklarına göre, mutlaka bir amaca sahip olmalıdır.


“Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan ’salih davranışlar’ ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 46) ayetiyle bildirilen bu gerçekleri görebilen insanın aynı soruya yanıtı ise şöyle olacaktır: "Beni üstün Yaratıcı Allah yarattı ve Kendisine kulluk ve ibadet etmem için dünyaya gönderdi. Dünya hayatı da Allah’ın kullarını sınamak için yarattığı kusursuz bir imtihan ortamıdır. İşte ben de yaşamım boyunca denendim. Şimdi yaşlılık geldi ve yaşamım boyunca hiç unutmadığım ve hazırlık yaptığım ölümü artık daha yakın hissediyorum. Her işimde Allah’ın hoşnutluğunu gözettiğim için de O’nun izniyle sonsuz kurtuluşu ve cenneti umut ediyorum…”


Dünyada bulunma nedeninin şuurunda olmayanlar, yaşamlarının ‘ rastlantılarla ve kendiliğinden’ meydana geldiğini zannettikleri gibi, ölümün de ‘kendi kendine’ oluştuğuna inanırlar. Oysa yaşamı da ölümü de yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Ölüm, rastlantılarla ya da kaza ile meydana gelen bir olay değil, Allah’ın özel olarak yarattığı, kaderde zamanı, yeri ve şekli belirlenmiş bir olaydır. Ve her insan ölüme aynı uzaklıkta/yakınlıktadır.


Bediüzzaman’ın sözlerindeki gibi, “Kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz olabilirsin.” her şey bir amaçla ve bir hikmetle yaratılmıştır. İnsan sonsuz yaşam için yaratılmıştır, her insan Allah’a gereği gibi kul olmalı, hayatını O’nun sınırlarını koruyarak yaşamalıdır.


İnsanın her an bir kısırdöngü içinde yaşaması ve dünyevi arzuların peşinde koşturmanın kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını kavramaması, akılsızcadır. Ömrü boyunca bu şekilde yaşamış bir insanın, gerçekleri gördüğünde, şimdiye kadarki yaşamında bir sorun olduğunu düşünerek kendisini düzeltmesi en akıllıca davranış olacaktır. Henüz vakit varken…

27 Şubat 2011 Pazar

"Ah Keşke!"





Yüce Allah insanı birtakım eksiklikler ve acizliklerle yaratmıştır. İnsan yaşamı boyunca sayısız kez unutur, yanılır ve hatalar yapar. Ancak yaptığı her hatanın her zaman telafisi vardır. Merhamet edenlerin en merhametlisi olan Rabbimiz, insana tevbe gibi büyük bir nimet vermiştir. Dünya zaten sunulan nimetlerle denenmek, hatalardan arınmak ve eğitilmek için vardır. İnsan dünya hayatında hatalarından dolayı pişmanlık duyduğu an Allah’tan bağışlanma diler ve tevbe ederek Rabbimiz’e yönelir. Allah’a yönelip teslim olan mümin artık Allah’ın yardımını da umabilir.


Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel. (Zümer Suresi, 54-55)


İnsan hayati bir tehlike ile karşılaştığı zaman -hep duyarız- yaşamı film şeridi gibi gözleri önünden geçer. Bir anda, dünyadaki ömrünü ve bu süre içinde yaptığı işlerin muhasebesini yapar. Eğer bu kişi dünyada Allah’tan yüz çevirmiş ve O’nun dininden uzak yaşamışsa, bir anda büyük bir pişmanlığa kapılır. Yaşamı boyunca hiç aklına bile getirmediği gerçekler, şimdi apaçık gözlerinin önündedir. Kendisinden çok uzak gördüğü ölümün, aslında çok yakın olduğunun farkına varır. Dünyadayken cenneti hak edecek bir yaşam sürmemiş, Allah’a karşı nankörlük etmiştir ve bu davranışının karşılığını kötü bir şekilde alacağını, şimdi vicdanıyla çok iyi hissetmektedir. Oysa vicdanının sesine ömrü boyunca hiç kulak vermemiş, nefsinin tutkularıyla birlikte yaşamıştır. İçini tarifsiz bir korku kaplar. İçinde bulunduğu bu zorlu durumda, kendisine yalnızca Allah’ın yardım edebileceğini anlar. Eğer Allah kendisini bu tehlikeli durumdan kurtaracak olursa, bu yaşadıklarını kesinlikle unutmayacağına, yaşamının geri kalanını bu gerçekleri göz önünde bulundurarak ve Kur’an ahlakına uygun olarak düzenleyeceğine söz verir.
O anki tehlikeden kurtulabilmek için “…siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: -Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz." (En’am Suresi, 63) ayetindeki gibi yalvara yalvara Allah’a dua eder. Yeter ki kurtulsun ve yaşamına devam etsin...


Ancak, zorluk anında yalvararak Allah’a sığınan bu insanların çoğu, tehlike üzerinden kalktıktan sonra, Allah’a verdiği sözü unutur ve eski yaşamına geri döner. O an hissettiği korku ve pişmanlık, yerini eski nankörlüğüne bırakır. Ölümle yüz yüze geldiği o sıkıntı anında kurtulmak için Allah’a dua eden o değilmiş gibi Allah’tan yüz çevirir. Gaflet içindeki eski yaşamına bıraktığı yerden devam eder.


Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ’gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak Sana şükredenlerden olacağız." "Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi, 22-23)


Oysa bu felaketi bir kez yaşayan insan, aynısıyla hatta daha da zor bir durumla tekrar karşılaşmayacağından güvende midir? Hatta, karaya çıktığında rahatlayan ve kendisini güvenlik içinde zanneden kimse, aynı tehlikeyi, “Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O’nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil bulamazsınız.” (İsra Suresi, 67-68) ayetindeki gibi karada da yaşayabilir.


Tehlikeyle karşılaştıkları an Allah’a yönelen kişilerin yaşadıkları pişmanlık, o an içinde bulundukları acizlik ve çaresizlikten kaynaklanmaktadır. Ancak ölümle burun buruna gelmek onları ahirete hazırlık yapmaya değil, “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, ’gönülden katıksız bağlılar’ olarak, Rablerine dua ederler; sonra Kendinden onlara bir rahmet taddırınca hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar.” (Rum Suresi, 33) ayetiyle bildirildiği üzere dünya hayatına yöneltmektedir.


İnsanlara yarar sağlayacak gerçek pişmanlık bu değildir. Pişmanlık, insanda radikal değişiklikler meydana getiren bir duygudur. İçten pişmanlık duyan kişi, yaşamının geri kalan bölümünün Allah’ın kendisine verdiği bir fırsat olduğunu düşünür ve eski hatalarına geri dönmemeye gayret eder. Çünkü bu nankörlük onun aleyhine olacaktır.


Kuran’da verilen bu örnekler her insan için öğüt alabileceği birer ibrettir. İnsanın zor bir durumla karşılaşmamış olması, karşılaşmayacağı anlamına gelmez. Bu ayetlerle amaçlanan, insanın her an vicdanının sesini dinlemesi ve kendisini geçici dünya hayatına bağlayan nefsani tutkularından kurtulmak için çaba harcamasıdır. Kişi yaşamındaki önceliklerini belirlemeli ve nelerden vazgeçmesi gerektiği konusunda henüz vakit varken kesin karar vermelidir. İnsan belki yaşamının sonuna kadar böyle bir olay yaşamayacaktır. Ancak yaşamdaki tek kesin gerçek olan ölümle karşılaştığı anda, eğer Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek ve O’nun sınırlarını koruyarak yaşamadıysa, kesinlikle pişmanlık duyacağı şeyler olacaktır.


Dünyadayken telafisi mümkün olabilen, ancak ahirette geri dönüşü bulunmayan bu pişmanlığı yaşamamak için insanın yapması gereken, Allah’a yönelmek, O’ndan korkup sakınmak, O’nun Kuran’da bildirdiği emirlerini yerine getirmek, kısacası Kuran’a tabi ve Allah’a teslim olmaktır. Ölümü uzak görmek büyük yanılgıdır, ölüm her insana aynı uzaklıktadır ve çok yakındır. O halde insan sorumluluklarını ertelememeli, aldığı kararları da içtenlikle ve sabır göstererek yaşamına geçirmelidir. Allah’a olan içten duası, yakınlık ve teslimiyeti ise, tehlike anında hissedilen kadar içten olmalıdır.


İnsan şunu hiç aklından çıkarmamalıdır: Gerçek yaratılış amacı, Rabb’inin hoşnut olduğu bir kul olmaktır. Bunun dışında, sahip olduğu mallar, ailesi, çevresi, kariyeri bu amaca ulaşmak ve Allah’a yakın olmak için birer araçtır. Bu nimetlerle yalnızca nefsinin bencil tutkularını tatmin etmeyi amaçlayan, tüm bunların Allah’a şükretmesi ve O’na yönelmesi için verildiğini unutan kişilerin durumları Kur’an’da, “De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?" "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.” (Kehf Suresi, 103-105) ifadeleriyle bildirilir.


Bu kimselerin dünya hayatında yaptıkları her şey -Allah’ın dilemesiyle- boşa çıkacak, dünyevi kazançları kendilerine ahirette hiçbir yarar sağlamayacaktır. Allah’ın hoşnutluğunu değil nefislerinin fücurunu gözeten bu kişiler, ölüm meleklerini karşılarında gördükleri an artık dönüşü olmayan korkunç hatalarını fark edecek ve pişmanlıkları sonsuza dek sürecektir. Bu sonsuz sürecek pişmanlığı yaşayan kişilerin sözleri Kuran’da şöyle haber verilir:


Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24 )"... Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (Kehf Suresi, 42)"... Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," (Furkan Suresi, 27)


Dünyada yapıp ettiklerinden ve ertelediklerinden dolayı ahirette pişmanlık ve korkunç bir çaresizlik içerisinde bu sözleri söylemek istemeyen her insan, hiç vakit kaybetmeden Yaratıcısının çağrısına icabet etmelidir.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Başucumuzda Ölüm…



Bir saat sonra ölüm meleklerinin geleceğini, canınızın alınacağını hayal edin. O an anlamını yitirecek olanların neler olduğunu düşünün. Tümü, yaşam boyunca en çok değer verdiğiniz dünyevi şeyler değil mi?... Nasıl da bir anda anlamsızlaştı hepsi?


Acaba o an, Allah’ın huzuruna çıkmaya hazır mısınız? Gereği gibi kulluk ettiniz mi Rabb’inize?

Yıllar boyu çalışıp, sahip olduğu trilyonu çekmek için gittiği bankanın kapısında ölen birini konu etmişti bir gazete haberi... O anda her şey bitti, o kadardı işte…


Dünya, ahiretle kıyas bile edilmeyecek kadar basit ve değersiz. Bunu vurgulamak içindir ki, dünya’ kelimesi, Arapça ‘dar, sıkışık, alçak’ anlamından türemiş. İnsanlar bu dar, düşük dünyadaki 60-70 yıllık ömürlerini çok uzun, tatmin edici, değerli zannederler, ama göz açıp kapama süresidir; ömür geçer. Ölüm yaklaşınca, insanlar yaşamın ne kadar kısa sürdüğünü kavrarlar.


Denir ki onlara; "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Derler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor. Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz. Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115)


Cahiliye, bilgisiz, bilinçsiz bir toplumdur. Bireyleri, yaşamlarını kesin gerçeklere ve akla dayandırmazlar. Boş/batıl inançlar, gerçek dışı zanlar, kısacası aldanış ve yanılgıyla yaşarlar. Yanılgıların biri de, ölüme ilişkindir. Ölüm, elden geldiğince düşünülmemeli, konuşulmamalı, hatta akla getirilmemelidir.


Ölümü göz ardı ederek yapmak istedikleri; akıllarınca ölümden kurtulmaktır. Düşünmeyerek uzaklaştıklarını zannederler. Bu devekuşu mantığı, ölüm tehlikesini ortadan kaldırır mı? Tam tersi insan hazırlıksız yakalanır ve dolayısıyla daha büyük zarar görür.


Cahiliyenin bu mantığı samimi inanan için asla geçerli değildir. Ölüm, yaşamdaki tek kesin ve açık gerçektir; o bunu yok sayarak sanal bir dünyada yaşamaz. Ölümü ciddiye alır, ciddi düşünür, ciddi konuşur, ciddi hatırlatır. "…Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz sizinle karşılaşıp-buluşacaktır. Sonra gaybı da, müşahede edilebileni de bilen (Allah)a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber verecektir." (Cuma Suresi, 8) ayetiyle uyarır…


Ölüm göz ardı edilmesi gereken bir ‘bela/musibet’ değildir; ölüm yaşamın gerçek anlamını hatırlatan ve yoğun düşünülmesi gereken önemli bir olaydır. Samimi insan, neden tüm canlıların ölümlü olduklarını, Allah'ın neden belli bir sürenin sonunda insanın dünya hayatını sona erdirdiğini derin düşünür. Her varlığın ölümlü olması, Yaratan karşısındaki aczi ve zayıflığı gösterir. Herşeyin olduğu gibi, yaşamın sahibi de Allah'tır. Tüm yaratılmışlar Allah'ın dilemesi ile var olurlar ve yine O’nun dilemesi ile yaşamlarını yitirirler.


(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (Kendisi) baki kalacaktır. (Rahman Suresi, 26-27)


İnsanın ölümü kendisinden uzak görmesi, kendisini cennet için yeterli zannetmesi, “nasılsa Allah affeder” deyip tevil yapması, “Allah büyük” dediği halde, gerçekte Allah’ın büyüklüğünün farkında olmaması demektir.


Birçok insan ölümü görünce isyan eder. Yakını ölür, “zamansız öldü”, “içimde yaşıyor” der. Kaderi mi biliyor ki zamansız olsun ölüm? Ruh ve beden daha önce de ayrıydı, şimdi ayrılınca neden garip olsun? Ölümün geleceğini biliyorken kabullenemez ölümü, “hak etmedi, yakışmadı” der. Oysa felaketler, deprem, sel, ölüm hepsi haktır; çünkü Hak’tan gelir.


Ölüm her an, her yerde, her şekilde gelebilir. Alınan nefesin geri verilebileceğinin garantisi yoktur. Bu yüzden her an ölecekmiş gibi davranmalıdır. Ölümü sık düşünmek insanın şuurunu açar; insan o zaman yaşamına Kur’an penceresinden bakar, Rabb’inin sınırlarını ihlal etmeden yaşar. Dünya imtihan mekânıdır ve “…Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Enbiya Suresi, 35)


Ölüm boyut değiştirmedir. Ölüm sevgiliyi sevgiliye kavuşturan köprüdür. Yaşamı boyunca, nefsini hastalıklardan kurtarmaya çalışmış samimi insan için asla korkulacak bir olay değildir. Ölümle birlikte bir anda görüntüsü değişen mümin, -Rabb’inin dilemesiyle- cennet görüntüsünü izlemeye başlar.


Bunca kanıt ve kesin bir gerçek olan ölüm varken, şeytanın etkisiyle tüm bunları unutarak, gaflet içinde sürdürülen bir yaşam, insanın sonsuz yaşamına mal olabilir…


“Sana nasihat edici olarak ölüm yeter” Hz.Muhammed(sav)

31 Ocak 2011 Pazartesi

Dünya Ahirete Hazırlık Kursudur


İnsan, Allah’ın benzersiz sanatıyla yarattığı evrendeki sayısız gerçeğe ve O’nun sonsuz gücü karşısındaki acizliklerine rağmen neden böylesine duyarsızdır?
Allah’ın bunca varlık deliline rağmen, nasıl gözlerini gerçeklere kapatabilmektedir?
’O beklenen gün’ Rabb’i huzurunda tek başına sorgulanacağını nasıl düşünmemektedir?
Yine o gün, sonsuz azabın kendisini beklediğini anladığı an yaşayacağı geri dönüşü olmayan pişmanlıktan, nasıl bu denli gaflette olabilmektedir?
Kuşkusuz bu, insanın gerçekleri anlayamamasından değil, anlamazlıktan gelmesinden doğar. Vicdanı doğruyu fısıldadığı halde, bu kişi kendini kandırır; dünyaya olan bağlılığı ve hırsı yüzünden görüşü fludur. Bu ruh halini yaşayan insanların birçoğu, gizli ya da açık olarak ahireti inkar eder, gerçekleri net olarak göremez.
İnsan, yaşamı boyunca ahirete yönelik bir sınav yaşar ve bu konudaki çabasıyla imtihan olur. Yaşam aslında Allah’ın bizleri denemek ve eğitmek için yarattığı bir süre, dünya da bu amaçla hazırlanmış geçici bir mekândır. İnsana yüklenen sorumluluk, tüm bu gerçekleri düşünmek, Allah’ı tanımak, sonsuz gücünü kavramak, O’nun buyruklarına uymak ve yalnızca O’nun hoşnutluğunu amaçlamaktır.
Yüce Allah, insanın yaratılış ve dünyada bulunuş amacının bir denenme olduğunu, “Şüphesiz Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.”( İnsan Suresi,2 ) ayetiyle insana bildirirken, birçok insanın gerçeklerden yüz çevirmesi kuşkusuz büyük yanılgıdır.
Dünya, tüm detaylarıyla, denizleri, gölleri, okyanusları, çiçekleri, ağaçları, dağları ve canlıları ile birlikte insanın, bu kulluk vazifesini yerine getirip getirmediğinin denenmesi için özel olarak yaratılmıştır. Evren, evrendeki tüm sistemler, yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri de insanın, Rabb’imizin büyüklüğünü ve sonsuz kudretini görmesi ve O’nun gücünü takdir edebilmesi için vardır. Bunların yanı sıra, dünya hayatı boyunca yaşadığı tüm olaylar, bulunduğu tüm mekanlar da kişinin dünyadaki imtihanının birer parçasıdır. İnsan yalnızca etrafındaki varlıkları, detaylarındaki incelikleri, kusursuz sistemlerini düşünerek bunların, sonsuz güce sahip bir Yaratıcı tarafından, kesinlikle bir amaçla yaratıldığını anlayabilir. Ve ardından kendisinin de bir varoluş amacı ve Yaratıcısına karşı sorumlulukları olduğunu hatırlayabilir. Çünkü insan, ona doğruyu ve gerçeği söyleyen vicdanı ile birlikte yaratılmıştır. Çevresindeki varlıkları ve olayları vicdanıyla değerlendiren insan bu gerçeklere ulaşabilir.
Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmeyen, Allah’ın rızasına uygun yaşam sürmekten kaçınan ya da sorumluluklarını tamamen reddeden kişilerin, sonsuz azapla karşılık göreceklerine Kur’an’da dikkat çekilir. Çünkü bu, Allah’ın verdiği nimetlere karşı nankörlük etmektir ve büyük bir hatadır. Bu imtihan hayatı süresince insan, karşılaştığı her şeye sabır göstermek, Rabb’ine tevekkül etmek ve güzel ahlak sergilemekle sorumludur.
Her imtihanda Allah’ı görmek, tümünden zevk almaya, yaşanan her olayı şevkle karşılamaya yol açar. Dünya hayatında elde edilmek istenen tüm yararlar geçicidir, yok olucudur. Diğer yanda ise asla yok olmayacak/tükenmeyecek güzelliklerin bulunduğu ve insanın sonsuza dek yaşayacağı gerçek bir hayat vardır. İşte inanan insanlar dünya hayatı boyunca bu sonsuz ahiret yaşamı için ciddi bir çaba sarf eder, tüm önceliklerini buna göre belirler ve asla ölümü, cennet ve cehennemi akıllarından çıkarmazlar. Onlar bunun için çalışırlar.
Bediüzzaman dünya hayatını, lezzet, ücret ve mükafat yeri değil bir imtihan meydanı ve hizmet yurdu olarak tanımlar ve şöyle söyler: "Madem hizmet yurdudur ve kulluk mahallidir; hastalıklar ve musibetler dini olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve kulluğa çok başarı ve kuvvet verir. Ve her bir saati, bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden şikayet etmek değil, şükretmek gerekir. Evet ibadet iki kısımdır: Birinci kısım olumlu diğeri ise olumsuz. Olumlu kısmı malumdur. Olumsuz kısmı ise, hastalık ve musibetlerde, musibetzede, za’fını ve aczini hissedip, Rahman olan Rabb’ine yönelip, O’nu düşünüp, O’na yalvarıp halis bir kulluk yapar. Bu kulluğa riya giremez, halistir. Eğer sabretse, musibetin mükafatını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hatta bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer."
İnsan, ’hayatını yaşayarak, gününü gün ederek’ değil, Allah’a sadakat ve bağlılığını her olay karşısında göstererek kulluğunun bilincinde yaşamalıdır. İnsan dünyada türlü imtihanlarla karşılaşabilir. Açlık, korku, mal ve canlarla imtihan, Allah’ın Kur’an’la haber verdiği değişmez kanunudur. Yaşadığı zorluklar karşısında sergilediği sabır ve tevekkül, insanın Rabb’ine olan bağlılığının kanıtlarından biridir.
Yaşamlarını Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak doğrultusunda sürdüren insanlar, dünyayı nefislerinin istek ve tutkularını gerçekleştirebilecekleri bir yer olarak görmezler. Dünyevi kaygı ve hırs taşımaz, güçlü bir imana, peygamber ve salih müminlerin üstün ahlakına kavuşmayı ister, bunun için gönülden dua ederler. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi sık sık düşünürler…
Dünya, sonsuz ahirete hazırlık kursudur; dünyada oldukça ayrıntılı bir kurs görürüz. Başarıyla tamamlamak için ise sorumluluklarımızın bilincinde olmalıyız. Kehf Suresi 30. ayette “Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar ise; biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız.” buyurur Allah. O halde ecrimizin kayba uğramaması için “…en güzel davranışta” bulunmalıyız. Bütün davranışlarımızı, kursun rehber kitabı olan Kur’an’ın süzgecinden geçirmeli, cennet ehli olabilmek için ruhumuzu beslemeli, derinleştirmeli, zenginleştirmeli ve cennete uygun hale getirmeliyiz…

2 Nisan 2010 Cuma

Dünyada Bir İlk. Muhteşem Video: Her Şey O’na Döndürülür!



Muhteşem dengelerle üstün güç sahibi Allah tarafından var edilen evrende, dünya çok küçük bir yer tutmasına karşın büyük amaçlarla yaratılmıştır. Birçok insan dünyada kendi konumunun diğer insanlardan farklı olduğunu zanneder. Oysa genç-yaşlı, zengin-yoksul, güçlü-güçsüz her insan, sınırlarını kavrayamadığımız evrendeki milyarlarca gezegenden birinde tanımlanamayacak kadar küçük bir yerde yaşar. Kendisini büyük ve güçlü zannederek büyüklenen insan, gerçekte bir nokta kadar yer kaplamaz.


Yaşamda hiçbir şey başıboş bırakılmamıştır. Evrendeki her santimetrekarede büyük gücünü tecelli ettiren Rabbimiz, insanı da başıboş bırakmamış, dünyaya belli amaçlarla göndermiştir.


Yüce Allah dünya hayatını, “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlardan hangilerinin daha güzel davranacağını ve kimlerin Kendisi'ne bağlı kalacağını denemek için yaratmıştır. Dünya, Allah'tan korkup sakınanlarla, O'na nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Ve her insanın ahirette alacağı karşılık, yaşamı boyunca Allah’a gösterdiği sadakati ya da sadakatsizliği oranında olacaktır.


Dünya insanların eğitim mekanıdır. İnsan, Allah’ın koyduğu sınırları gözettiği, buyruklarını yerine getirdiği ve hata yapmaktan sakındığı oranda olgunlaşır. Yaşadıklarına sabretmeyi, Kur’an ahlakından ödün vermemeyi, her durumda Allah'a yönelmeyi, Allah'ı gereği gibi takdir etmeyi, O'na karşı sevgi ve haşyet dolu korku duymayı öğrenir. Yarattığı nimetlere şükrü artan kişi, Allah'a katıksız bir imanla iman eder ve tam bir teslimiyetle teslim olur. Artık bu insan, Allah Katında beğenilen üstün ahlak özelliklerine sahip takva sahibi bir mümindir. Böylece muhteşem barınma yurdu olan cennete girmeye layık duruma gelir.


İnsan bu dünyada -imtihan ortamının sırrı gereği- başına gelen olaylarla denenir ve bu imtihandaki başarısına göre sonsuz yaşamında ceza ya da ödüle kavuşur. Yaşam imtihan üzerine kurulmuştur; ölümle imtihan sona erecektir ve kimse imtihanının ne zaman son bulacağını bilemez. Yaşamın sırrı "süresi belirtilmiş bir yazı" olan ölümde gizlidir.


Bu nedenle insan, uzun yaşama hesapları yapmak yerine, Allah’ın huzurunda yapayalnız vereceği hesabı düşünerek yaşamalıdır. Sonsuz yaşamı için bir hazırlık yapmamak, zamanı boşa geçirmek büyük kayıp olacaktır.


O halde, bu gerçeğin dünyadaki hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar önemli olduğu iyi anlaşılmalıdır. Karşısına çıkabilecek olaylar için önceden hazırlık yapan insanın, çok daha fazla hazırlığı ölüm ve ahiret yaşamı için yapması en akıllıca davranış olacaktır.


Ancak çok sayıda insan nankörlük eder ve Rabb’ine şükretmekten, O'na itaat etmekten kaçınır. Ölümü akıllarına dahi getirmeyen bu kişiler, "... Öyle ki, ömür onlara (hiç bitmeyecekmiş gibi) uzun geldi..." (Enbiya Suresi, 44) ifadesiyle belirtildiği gibi, dünyadan çok uzun süre ayrılmayacaklarını düşünürler.


Tüm amaçları dünyayı yaşamaya yönelik olan kimseler, kendilerine iyi bir yaşantı sağlamak, her anlarını kendilerince en iyi şekilde değerlendirmek için çalışırlar. İnsanların dünyaya olan bu bağlılıkları Kuran'da “Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27) ayetiyle haber verilir.


İşte o ‘ağır gün’de, iman edenler, ölümün ve hayatın denenmek için yaratıldığından gaflette olan inkarcılardan ayrılarak, sonsuz kurtuluşa kavuşacaklardır.


İnkar eden ya da iman eden, Rabb’ine döndürülecek olan her insanın yaşamına dair muhteşem bir video. Dünyada bir ilk… İzlemek için:

29 Mart 2010 Pazartesi

Dünyadan Geçebiliyor muyuz?



“…onları bırak, içine 'daldıkları saçma uğraşılarında' oyalanıp-dursunlar.


Dünyaya bir kez gelmek ve yaşamın kısalığı ve belli bir vakitte öleceğini bilmek her insan için en önemli gerçektir. İnsan bu gerçeği geç bile fark etse, kendisini gözden geçirerek, yaşantısını Allah'ın istediği şekilde yeniden düzenleyebilir. Önemli olan; fark ettiğinde telafisi olmayacak kadar geç olmamasıdır.


Yüce Allah dünya hayatını, “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirildiği üzere, insanlardan hangilerinin daha güzel davranacağını ve kimlerin Kendisi'ne bağlı kalacağını denemek için yaratmıştır. Dünya, Allah'tan korkup sakınanlarla, O'na nankörlük ederek yüz çevirenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan ortamıdır. Ve her insanın ahirette alacağı karşılık, yaşamı boyunca Allah’a gösterdiği sadakati ya da sadakatsizliği oranında olacaktır.


Aslında dünya hayatının kısalığı toplumda bilinen, konuşmalarda söz edilen ancak ciddiye alınmayan bir konudur. Dünya hayatı hakkındaki, "ölümlü dünya", "iki günlük dünya" insanların çok sık kullandığı sözcüklerdir ancak samimiyetsizce söylenir. Dünyanın ölümlü ve iki günlük olması, onlara ahireti değil, ölümle birlikte kaybedecekleri zevkleri çağrıştırır. Bu nedenle de kısa olan hayatlarını, ‘dünyaya bir kez gelineceği’ düşüncesiyle ‘günlerini gün ederek’ yaşamaya çalışırlar. Ahiretten gaflette yaşayan bu kişilere, Kuran’da da haber verildiği üzere dünyevi nimetler çekici kılınmıştır.


Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara 'süslü ve çekici' kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (Al-i İmran Suresi, 14)Ömürlerini Allah'ı unutarak boş amaçlar uğruna tüketen kişiler, hedefledikleri bu boş amaçlara ulaştıklarında dahi mutlu olmazlar. Çünkü her zaman elde ettiklerinin daha güzeli, daha iyisi olacaktır. Kuran’daki “…Haberiniz olsun; kalbler yalnızca Allah'ın zikriyle mutmain olur. (Ra'd Suresi, 28)ayetinden haberdar olmayan ve tatmini yanlış yerde arayan bu kişiler, ölene dek nefislerinin doyumsuz bencil tutkularının ardında koşturarak, mutsuz bir yaşam sürerler.


Yüce Allah'ın tüm zenginliğin gerçek sahibi olduğunu, peşinden koşturduğu her şeyin yok olacağını, malın ve saygınlığın burada kalacağını bilen insanlar, hiçbir zaman dünyanın ardına düşmezler. Allah’ı unutmazlar, verilen nimetlere şükrederler ve Allah’ın verdikleriyle yetinirler.

Rabb’imiz dünyevi değerlere hırsla bağlanmayan insanlara rahat bir yaşantı vaat etmiştir.


Bu kavrayışa sahip olmayan kimseler ise dünyada elde ettiklerinin hiçbir anlamı olmadığını, kaçınılmaz gün geldiğinde, çocuklarını, mallarını, evlerini dünyada bırakarak mezara konacakları gerçeğinden gaflette, bencil tutkularının ardında zenginlik ve kariyer hırsıyla ömürlerini tüketirler. Oysa kendisini yaratan Allah'ı unutup malına ve ailesine güvenen kişi ahirette kuşkusuz büyük kayba uğrayacaktır.


Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen. (Secde Suresi, 12)


Dünyadan geçebilmek muhteşem güzel bir şeydir. İnsan dünyadan vazgeçip geçmediği konusunda kendini kontrol etmelidir. Bu konunun taklidi olmaz; insan tüm bağlılıklardan kurtulup Allah’a yöneldiğinde; işte o zaman gerçek kurtuluşu bulacaktır.

20 Mart 2010 Cumartesi

Rabb'in Yüzünü İstemek



Dünyaya Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek için geldiğini, en önemli amacının Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu, dünyanın imtihan için yaratıldığını, asıl varılacak yerin ahiret olduğunu, dünyada yapıp ettiklerine göre sorgulanacağını düşünmek ve yaşamını tüm bu gerçeklere göre düzenlemek insanın en önemli sorumluluğudur. Aksi takdirde sadece doğan, büyüyen, çoğalan ve amaçsızca yaşam süren hayvanlardan bir farkı kalmaz.


Oysa yaratılmış her şey gibi insanın yaşamının da bir amacı vardır. Dünya hayatının göz açıp kapayıncaya kadar kısa olduğu gerçeğini fark edip, sadece Allah’a kulluk için yaşayan insanlar, Allah’ın Kendi ruhundan üflediği müminlerdir. Müminler yaşamlarının her anını, “Ey iman edenler, Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın; O'nun yolunda cihad edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Maide Suresi, 35) buyruğuna uygun olarak, Allah’ın hoşnutluğunu kazanma, imanda derinleşme ve O’na yakınlaşmaya yollar arayarak geçirirler.


Dünya hayatında yapılan ameller, Kendi rızası için yapılan iyi işlere daha güzeliyle karşılık veren Allah’ın hoşnutluğu amaçlanarak yapılıyorsa, Allah Katında birer salih amel olarak geçerlidir. Müminin her hareketinde, her sözünde, attığı her adımda, Allah'a daha yakın olmak, Allah'ın sevgisini ve Allah’ın hoşnutluğunun en fazlasını kazanmak amacı vardır. Böylece yaptığı her davranış ve güzel söz, bir salih amele dönüşür ve hesap günü kendi lehine dengeleri değiştirerek onu sonsuz mutluluğa ulaştırabilir.


Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir. (Ra’d Suresi, 22)

İnkarcı insanın ise dünya hayatında mala, mülke kısacası çevresinde gördüğü şeyleri elde etmeye karşı duyduğu bu hırs, ölünceye dek durmaksızın devam eder. Hiçbir zaman elindekilerle yetinip mutlu olamaz. Çünkü istediği şeyleri Allah'ı razı etmek için değil, sadece bencil tutkularını razı etmek için istiyordur. Ve sahip olduğu her şey onun kibrini ve büyüklenmesini artırmaktadır. Elbette Allah dünya hayatında bu derece azgınlaşıp nefsinin peşi sıra sürüklenenlerin huzurlu bir ruh haline sahip olmalarına izin vermez.


Dünyadan çok uzun bir süre ayrılmayacaklarını düşünen kişilerin tüm amaçları dünya hayatını ‘doyasıya’ yaşamaya yöneliktir. Ölümü unutur, ölümden sonraki yaşantıları için hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları elverdiğince iyi bir yaşam sürmek, burada geçirdikleri her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir. İnsanların dünyaya olan bu bağlılıklarını Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir: Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)


Bu kimselerin bir başka yanılgısı da, Allah'ın denemek amacıyla kendisine verdiği güç ve imkanı kendisinde olan bir üstünlükten dolayı ‘hak ettiğini’ sanmasıdır. Oysa tüm insanlar sadece Allah'ın kullarıdır ve O'nun katında hiçbir şeyi ‘hak etmiş’ olmazlar; insanlara verilen herşey, yalnızca Allah'ın bir lütfudur. “…Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka birşey değildir. (Hadid Suresi, 20)


Bunun farkında olan insan, Allah'ın verdiği nimetler karşısında azgınlaşmaz, şımararak sevince kapılmaz; sadece Allah'a şükreder ve bu şükrün sevincini yaşar. Samimi mümin ise, yok olacak şeylerin peşi sıra koşarak yaşamaz dünya hayatını; tek arzusu Rabb’inin yüzü/rızasıdır. Çünkü, “(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (Kendisi) baki kalacaktır. (Rahman Suresi, 26-27)

13 Mart 2010 Cumartesi

Şeytan Yanıbaşınızda!



İçinizde bir sıkıntı hissediyorsanız –ki bu Allah’ın ilhamı olan vicdan yoluyla yapılan rahmani uyarıdır-ya da vicdanınız rahatsızsa kendinize şu soruları sorabilirsiniz:

Şu an içinizden geçen düşünceler Kur’an' uygun mu?

Allah'ı anma konusunda gevşeklik gösteriyor musunuz?

Allah'ın sınırlarını korumaya, buyruklarını yerine getirmeye özen göstermiyor musunuz?

Planlarınız Allah'ın hoşnutluğu dışında farklı bir amaca mı yönelik?

Kendi çıkarlarınız diğer müminlerin çıkarlarından daha mı öncelikli?

Kendinize ya da bir başka mümine yönelik kuşkunuz/kötü zannınız mı var?

Özel olduğunuzu, yerinizin doldurulamayacağını mı düşünüyorsunuz?

Yaşadığınız olaylar karşısında haksızlığa uğradığını mı düşünüyorsunuz?

Yaptığı özverili davranışların insanlar tarafından bilinmesini, bundan söz edilmesini mi istiyorsunuz?

Sevdiğiniz bir şeyden özveride bulunmanız gerektiği halde, bahaneler mi üretiyorsunuz?

Dünya malına karşı hırsla bağlılık mı duyuyorsunuz?

Gelecek korkusu taşıyor musunuz?

Kur’an’la uyarılmaya karşı tahammülsüz müsünüz?

Allah'a, dine düşman birine karşı içinizde sevgi ve bağlılık mı duyuyorsunuz?

Kur’an okumak, dua etmek ya da salih amellerde bulunmak için vaktiniz olmadığı mazeretine mi sığınıyorsunuz?

Eğer hissettiğiniz sıkıntı buradakilere benzer bir durumdan kaynaklanıyorsa, apaçık düşmanınız şeytan yanı başınızda demektir. Tüm bu düşünceler de size değil, şeytana aittir; onun sizi saptırmak amacıyla kalbinize fısıldadığı sözleridir. Çözüm ise Allah’a sığınmaktır…