13 Ocak 2011 Perşembe
Nefretin Şeytanî Tadı
Çevremizde sık sık birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine değer verdiklerini söyleyen kişilerin, birbirlerine çok ağır sözler söyleyerek, düşmanca ayrıldıklarına tanık oluruz. Eşlerin, arkadaşların hatta bazen yakın dostların aralarındaki bağların kopması genellikle bu şekilde aşağılama, suçlama ve nefretle olur. Artık "sevgilerinin bittiğini" söyleyen bu kişilerin yaşadıkları, aslında ’gerçek sevgi’ değildir. Yaşanan, karşılıklı çıkarlar doğrultusunda gelişen, manevi derinliği olmayan ve maddi değerlere dayanan bağlardır. Bu bağlar o denli zayıftır ki, kişi imkanlarını kaybedip yaşam şartları değiştiği ve karşısındaki insanın beklentilerini karşılayamayacak duruma düştüğünde, gördüğü ilgi ve sevgiyi yitirir. Çok sevdiğini söyleyen kişi, bu konuma gelen insanla bağlarını koparmak için anlamsız nedenlerle tartışma çıkarır, ortamı gerginleştirir. Bencil istek ve tutkularını artık tatmin edememesi nedeniyle, içinde nefret besler.
Birçok evlilik de maddi çıkarlar ve geleceğe dair beklentiler üzerine kurulur. Bu evliliklerde, eşler gerçeğin farkındadırlar ancak birbirlerine karşılıklı olarak tahammül etmeye çalışırlar. Kadın, maddi çıkarları nedeniyle onunla evliliğini sürdürdüğünü akledemediğinden kocasına, erkek de onu malıyla etkilediğini ve yitirmesi durumunda terk edeceği için karısına karşı içinde nefret oluşturur.
Dinden uzak insanların yaşadığı sevginin ‘sözde sevgi’ olduğu açıktır. Gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir sevgidir ve Allah’a olan yakınlıkla artar. İman kalbine yerleşmiş bir insan, Allah’ı büyük bir coşku ve heyecanla sever. Allah’a duyduğu sevgi nedeniyle, mümin, O’nun yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi duyar. Sevdiği kişi hata da yapsa, asla içinde kin ve nefret duymaz; ona imanından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşır.
İnsan hata yaptığında nasıl Allah’ın merhamet ve bağışlayıcılığına sığınıyorsa, kendisi de merhametli ve bağışlayıcı olmalıdır. Bir Kur’an ayetinde, “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam’a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf Suresi, 199) buyurur Allah. Kalbi Allah’ın zikriyle hastalıktan arınmış mümin bağışlayıcı olur. Bu Rabb’inin buyruğudur ve önemli bir yükümlülüktür.
Kur’an ahlakını yaşamayan kimseler, bazen ima ederek bazen de doğrudan hatırlatarak, hata yapan kişinin yanlışını ‘yüzüne vururlar’. Oysa bu kişiler daha önce bağışladıklarını söylemişlerdir. Ancak kalpleriyle sözleri aynı olmayan bu kişilerin içlerindeki kızgınlık ve nefret hala sürmektedir.
Müminlerin bağışlayıcılıkları ise samimi ve süreklidir. Yalnızca dille değil kalpleriyle de affederler; çünkü gerçek bağışlama makamı merhamet edenlerin en merhametlisi olan Yüce Allah’tır. Eski hatalardan söz etmez, insanların kusurlu yönlerini yüzlerine vurmaz; aksine iyi ahlak özelliklerini öne çıkarır, bunlardan bahsederler. İnsanın dünyada imtihan olan, hata yaparak öğrenen bir varlık olduğunun bilincindedirler ve bu yüzden hoşgörülü ve bağışlayıcıdırlar.
İnanan insanın bağışlayıcılığı, dinden uzak insanınınkinden çok farklıdır. Cahiliye insanının ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığı müminin asla benimsemediği bir anlayıştır. Bir hata veya kusur defalarca da sürse, affedici ve hoşgörülü davranır; içinde kin ve nefret beslemez.
Mümin, şeytanın hile ve vesveselerine kanmaz, nefsinin bencil arzularına kapılmaz, kalbini karartacak kin ve nefret gibi duygulardan arınma çabası içinde olur. Nefret, kin, kıskançlık, kötü söz söyleme müminlerin değil, inkarcıların özelliğidir ve Kur’an ahlâkına asla uygun değildir. Sevgi, merhamet, şefkat, hoşgörü ve tevazu imanın en önemli kanıtlarındandır. Sevgi, yaşamı güzelleştiren çok büyük bir nimettir. Gerçek sevgi ise ancak derin bir iman ve Allah korkusuyla yaşanır. Kur’an’ın öğrettiği sevgi, samimi inananların kalplerini yumuşatır; Allah’ın güzel sıfatlarının, üzerlerinde tecelli etmesine vesile olur.
Müminler arasındaki kardeşlik, derin sevgi ve muhabbet cennet halkının özelliklerindendir. Orada gerçek mutluluğa kavuşmuş insanların kalplerinde hiçbir kötü duyguya yer olmayacaktır. "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr Suresi, 47)
Gözleri ve vicdanları körelmiş insanları, içinde yaşadıkları mutsuzluktan kurtaracak tek yol Kur’an ahlâkını yaşamaktır. Allah’ı gönülden seven insan, O’nun yarattığı insanları da sever. Bu sevgi, şefkati, merhameti, affedici olmayı, özveriyi, güzelliklerden zevk almayı, huzur ve mutluluğu beraberinde getirir. Ancak o zaman birbirine sevgiyle bakan, nimet ve güzelliklerin değerini bilen insanların yaşadığı güven ve huzur içinde bir yaşam kurulur.
Peygamberimiz(sav) konuyla ilgili olark şöyle buyurur: “Sizden önceki toplumların derdi size de bulaştı: Haset ve kin. Kin beslemek, kökten kazıyan şeydir. Allah’a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız.” (Tirmizi; Huccetü’l İslam İmam Gazali, ihya’u Ulum’id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 425)
İman sahipleri, nefislerinin kendilerini kin ve nefrete yönelten telkinlerinden etkilenmezler. Çünkü Allah, hoşnutluğunu ve rahmetini kazanacak kullarının ahlak özelliklerini, "Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever." (Al-i İmran Suresi, 134) ayetiyle tarif eder.
Bu nedenle müminler nefret duygusundan Allah’a sığınırlar. Ve dua ederler:"... Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten Sen, çok şefkatlisin, çok esirgeyicisin." (Haşr Suresi, 10)
Nefret, insanı, samimi bir dostluğu, sevgiyi ve karşılıklı anlayışı yaşamaktan alıkoyar. İnsanın yaratılışına aykırıdır ve kişiyi yalnızlığa, mutsuzluk ve çaresizliğe sürükler. Allah, bağışlayıcılık özelliğiyle insanı sağlıklı yaşayabileceği şekilde yaratmıştır. Nefretin şeytani bir tadı vardır; insanı tutsak eder. İnsan tutkularının tutsağı olmuşken özgür olamaz. Ancak bu duygudan kurtulduğunda gerçek anlamda özgürleşir.
Düşmanlık, kin ve nefret beslemek inananların dikkatle sakınmaları gereken kötü ahlâk özellikleridir. İnsan kin ve nefretten arınmalı şefkatle bakmalı, içten bağışlayıcı olmalıdır. Bağışlayıcı olmak sevginin temelini oluşturur; Allah’ın kullarına katından sunduğu sayısız nimet ve güzellikten biridir. Kur’an ahlakını titizlikle yaşamak, insanın ruhundaki sevgiyi alabildiğine sonsuza doğru açar.
12 Ocak 2011 Çarşamba
Allah Neden Zarar Verici Şeyler Yaratır?
Her şey kendince yolunda giderken beklenmedik bir hastalık, ani bir ölüm, bir yangın ya da deprem, trafik kazası, canlardan mallardan kayıp ve tümünün ardından gelen korkular...Dünya hayatına yönelmiş, ahiretten gaflette yaşayan kişiler, kuşkusuz tüm bunlar karşısında endişeye ve ümitsizliğe kapılır; strese girerler. Her insan yaşamı boyunca bu olaylardan en az biriyle karşılaşabilir. Dahası bu olay insanın hiç ummadığı bir anda gerçekleşebilir. Örneğin bir gece uyuduğu sırada çalan telefonu açtığında çok sevdiği bir yakınının ölüm haberini alabilir. Sapasağlamken ani bir trafik kazası sonucu bir organını yitirebilir. Ya da bir akşam okulundan dönmesini beklediği çocuğunun kaybolduğunu öğrenebilir.
Bu tarz olaylar karşısında akla şöyle bir soru gelebilir: Kullarına karşı bu kadar merhametli olan Allah’ın, böyle zorlu olaylar yaratmasındaki hikmet nedir?
Kuşkusuz en önemli sebeplerden biri insanın dünya hayatında zorluk ve sıkıntıyla eğitilmesidir. Hastalık insana Rabb’inin üstün gücü karşısındaki aczini hatırlatır. İnsan, yakalandığı hastalığın bedeninde meydana getirdiği zayıflığa engel olamadığında, aczini ve Allah'ın yardımına ne denli muhtaç olduğunu daha iyi kavrar. İnsan böylece ani bir hastalık durumunda, sağlıklı olmanın büyük bir nimet olduğunun bilincine varır.
Ya da kaybettiği değerli bir eşyasını bulduğunda, insan, verilen nimetlerin önemini daha iyi takdir eder. Allah, yarattığı kusursuz imtihan mekanı olan dünyada, kullarını hem zorluk hem de kolaylıkla imtihan eder.
İmtihan anında ise iman eden ve etmeyen insanlar birbirinden ayrılır. Zorluk yaşayan kişi samimi iman sahibiyse imtihanında Rabb'ini görür; sıkıntı duymaz. Sabreder, tevekkül eder. Sıkıntısını giderecek olan Allah'tır; bunun bilincinde O'ndan yardım diler, içten dua eder. Bu, iman sahibinin eğitim sürecidir. Böylece Rabb'ine daha yakınlaşır; çileyle incelir, imanı derinleşir.
Allah’tan uzak yaşayan kişilerin ruh hali ise tamamen farklıdır. Allah, inkarcıların haktan bile bile yüz çevirmeleri nedeniyle üzerlerinde Darr ismini tecelli ettirir. Allah merhamet edenlerin en merhametlisidir ve dünya hayatındaki eksiklikleri göstererek, onları ahiretteki sonsuz azaba karşı uyarıp korkutur. Ve çabaları "çelişkili, parça parça ve darmadağınık" (Leyl Suresi, 4)olan bu kimseleri sonsuz cennet için çaba harcamaya çağırır.
Ancak kulları üzerindeki rahmetini ve zorlukları yaratmasındaki hikmetleri takdir edemeyen kişiler için Allah’ın azabı haktır. Allah'ın, “Darr” sıfatı asıl olarak cehennemde tecelli edecektir. Dünyada kendilerini isyana sevk eden, strese sokan şeyler cehennemdeki acılarla kıyaslandığında çok hafiftir; çünkü dünyadaki zorlukların tümü geçicidir. Hatta üzerinden zaman geçtiğinde bir başkasının başından geçmiş gibi hatırlanır. Ancak cehennem bitmeyen, sürekli yenilenen bir azaptır.
İçerisinde ne ölünür ne de diri kalınır; ölüm gelir ancak ölünmez. İnkarcılar, cehennem bekçilerine “Rabbiniz’e söyleyin, bizi buradan çıkarsın” diye yalvarırlar. Azaptan bir gün olsun hafifletilmesini isterler. Azapları yaşarken bir yandan da cennet halkının nimet ve güzellikler içindeki yaşamlarını izlerler. Kendilerine bir yardımcı bulamazlar, kınanmış ve alçaltılmışlar olarak gerçek zorluğu ve acıyı tadarlar.
Bu kişilerin birçoğu “Gökleri ve yeri kim yarattı?” sorusuna “Allah” cevabını verenlerdir. Ayetin devamında ise şöyle buyurur Allah: “Şu halde nasıl oluyor da çevriliyorlar? (Ankebut Suresi, 61)
Allah'ın dosdoğru yoluna çağrılmalarına ve cehennem ile uyarılmalarına rağmen bu kimseler, Allah'tan ve ayetlerinden yüz çevirmişlerdir.
İnanan insan asla başka ilahlar edinmez ve şöyle der; "Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.” (Yasin Suresi, 23)
Şu halde nefsimize zulmetmeyelim. Yaşadığımız musibeti kaldıracak tek güç olan Allah'a sığınalım. Zorluk anları, Allah'a sevgimizi kanıtlayacağımız zamanlardır: ne kadar zorluk isabet ederse, Allah’a o kadar yakınlaşacağımızı unutmayalım.
“Allah’tan başka, sana yararı da, zararı da olmayan(ilahlar)a tapma. Eğer sen (bunun aksini) yapacak olursan, bu durumda gerçekten zulmedenlerden olursun” (diye emrolundum.) Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O’ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O’nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus Suresi, 106-107)
Etiketler:
Allah,
deprem,
trafik kazası,
yangın,
zarar
11 Ocak 2011 Salı
Gerçek Dost
Her insan yaşamında ‘yakın bir dost’ arayışı içindedir. Mutlu anında da zor zamanlarında da yanında olacak, koruyup kollayacak, sorunlarının çözümünde destek olacak, hatalarını bağışlayacak, hastalığında ve yaşlılığında kendisini yalnız bırakmayacak sevgi dolu, sadık bir dosta ihtiyaç duyar.İnanan insan için aradığı dost yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözeten ve Kur’an ahlakını yaşayan diğer müminlerdir. Allah’tan yüz çeviren kişiler ise kendileri gibi dünyevi çıkarlarını gözeten kişilerle dostluklar kurarlar. Müminler arasındaki güçlü dostluk ve iman etmeyen insanlar arasındaki dünyevi çıkarlara dayalı ilişkiler ise birbirinden tamamen farklıdır. Gerçek dostluk bir insanı yalnızca güzel ahlakı için sevebilmektir. Samimiyet üzerine kurulan dostluklar kalıcıdır.
Kuşkusuz her insanın ihtiyacı olan dostluk, büyük nimettir. Gerçek dost, insanın iyi ve kötü gününde yanındadır, kendi için istediğini arkadaşı için de ister, onun mutluluğunu en az kendisi için istediği kadar arzu eder. Bu dostlukta kıskançlık, haset ve rekabet gibi duygulara yer yoktur.
Gerçek dost samimidir; içiyle dışı birdir, kalbinde ne hissediyorsa dilindeki de aynıdır. Dürüst, açık ve nettir; düşüncelerini hiç saklamadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan gerçek karakterini açıkça ortaya koyar. Kuran ahlakına göre insan samimiyeti derecesinde değerlidir, samimi olduğu için o kişiye güvenilir ve sevgi duyulur.
Gerçek dost samimidir; içiyle dışı birdir, kalbinde ne hissediyorsa dilindeki de aynıdır. Dürüst, açık ve nettir; düşüncelerini hiç saklamadan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmadan gerçek karakterini açıkça ortaya koyar. Kuran ahlakına göre insan samimiyeti derecesinde değerlidir, samimi olduğu için o kişiye güvenilir ve sevgi duyulur.
"Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir." (Maide Suresi, 55)
Kuran ahlakını yaşama çabası içinde olmayan kimseler, gerçek bir yakın dostu asla bulamaz, yaşamları boyunca ararlar. Onlar ‘çok yalnızdırlar’, ‘bir tane dahi dostları yoktur’ ve ‘tüm arkadaşları iyi gün dostudur’!..
Bu kişilerin zenginlik, güzellik, saygınlık, makam gibi değerler üzerine kurdukları dostlukları hiçbir zaman uzun süreli olmaz. Çünkü bu değerlerde bir değişiklik olduğunda, dostluk da biter. Örneğin güzellik ya da zenginliğe dayalı dostluklar, kişilerden birinin bunları kaybetmesi durumunda gördüğü ilgi, yakınlık ve dolayısıyla dostluk da son bulur.
Dostu olduğunu söylediği insanı rakibi gibi gören haset kişiler, ancak zorunlu olduklarında başkalarına hatalarını söylerler. Çünkü başkalarının kendilerinden iyi durumda olmasını çekemezler ve “seni böyle, olduğun gibi seviyoruz" gibi sözlerle samimiyetsiz yaklaşımlarda bulunurlar. Çıkarlarını gözeterek yaşayan kimseler, kendileri de yaşamlarında birtakım kayıplara uğrar; güzelliklerini, gençliklerini, sağlıklarını, zenginliklerini yitirebilirler. Ancak gerçek dost zannettikleri kişilerin, yaşlılıklarında, muhtaç duruma geldiklerinde kendilerine değer vermediklerini görürler. Hatta iyi günlerinde yakınlık gösteren bu insanlar, tanımazlıktan gelecek kadar uzak davranırlar. Sorunları olduğunda danışacakları, yardım isteyecekleri hiç kimsenin olmadığını görürler. En iyi dostları olduğunu zannettikleri kişilerin dahi yakınlıklarının gerçek nedeninin çıkarları olduğunu anlarlar.
Kuran ahlakına göre yaşamayan insanlar, birbirlerinin kötü ahlak özelliklerini bilirler. Bu yüzden de birbirlerine gerçek anlamda sevgi ve saygı duyup, güvenemezler. Yalan söyleyen, samimiyetsiz ve yapmacık davranışlarla çıkar ilişkisi kuran bir kişiye insan doğaldır ki sevgi ve saygı duyamaz.
Gerçek dost, arkadaşının dünyada da ahirette de mutlu olmasını hedefler. Gerektiğinde dürüst ve açık konuşup, varsa ona imani yönden hata ve eksiklerini hatırlatır, öğütle uyarır. Kişiyi ahireti için uyaran insan gerçek anlamda samimi bir dosttur.
Allah sevgisi, Allah korkusu ve iman, Kuran ahlakını yaşayan insanların birbirlerine gerçek anlamda sevgi, saygı ve güven duymalarını sağlayan değerlerdir. İnananların birbirlerine duydukları sevgi ve sadakat, onların Allah yolundaki çabalarına göre şekillenir. Malını, canını Allah yolunda feda etmiş müminin Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilme mücadelesi, diğer müminlere örnek olur ve kalplerinde ona karşı sevgi oluşturur. Eğer dostluk, Allah korkusu, iman ve güzel ahlak üzerine kurulmuş ise, sapasağlam temeller üzerine inşa edilmiş demektir.
Ancak Kur’an’dan yüz çeviren, Allah’ın sınırlarını korumaktan kaçınan kişiler, hesap günü Allah'ın huzuruna çıktıklarında "... Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen)." (Zuhruf Suresi, 38) diyerek birbirlerine lanet edeceklerdir.
O gün, zulmeden, ellerini (hınçla) ısırarak (şöyle) der: "Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım,"
"Vah yazıklar bana, ne olurdu da filanı dost edinmeseydim."
"Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur'an'dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı 'yapayalnız ve yardımsız" bırakandır." (Furkan Suresi, 27-29)
Yapayalnız, yardımsız ve dostsuz kalmaktan, yanlış dost edinmekten ve ahirette “ah keşke” demekten Allah esirgesin…
Etiketler:
Allah,
dost,
gerçek dost,
mümin,
şeytan
Sonuca Götürmeyen Hırs
Tüm amaçları dünyayı yaşamaya yönelik olan kişiler ölümü unutur, ölümden sonraki yaşantıları için hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları elverdiğince iyi bir yaşam sürmek, burada geçirdikleri her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir.Gerçek şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünyay)ı seviyorlar. Önlerinde bulunan ağır bir günü bırakıyorlar. (İnsan Suresi, 27)
Allah'ı unutmuş olan inkarcılar yaşamları boyunca böyle bir çaba içindedirler, ama ayette ifade edildiği gibi bu dünyanın önemli bir sırrı vardır; dünya hayatı çok çabuk geçmektedir. Dünyaya bağlananların unuttukları, düşünmeye yanaşmadıkları, hatırlatıldığında kaçtıkları bir konudur bu. Ancak ne kadar kaçmaya çalışsalar da hiç değişmeyecek bir gerçektir.
Böyle bir kişi, çaresi olmayan bir ‘tatminsizlik’ duygusu içinde yaşar ve yaşamının her anında farklı isteklere kapılır. Bu isteklerini elde etmek için de büyük bir hırsla çalışır; bunlar için olmadık şeyleri göze alır. Çevresinde bulunan insanları hatta ailesini ve yakınlarını kırmayı bile göze alabilir. Ancak istediğini elde ettiği an o ‘büyü’ bozulur; müthiş arzuladığı şey her ne olursa olsun önemini yitirir. Sanki onu elde etmek için günlerce, aylarca, yıllarca kendisi uğraşmamıştır. Elde ettiğiyle tatmin olmayan nefis hemen bir başka isteğin peşine düşer; bu kez hırsla onun peşinden koşmaya başlar; ta ki onu da elde edene kadar...
İnkarcı insanın dünya hayatında mala, mülke, kısacası çevresinde gördüğü şeyleri elde etmeye karşı duyduğu bu hırs ölünceye kadar durmaksızın devam eder. Hiçbir zaman elindekilerle yetinip mutlu olamaz. Çünkü istediği şeyleri Allah'ı razı etmek için değil, sadece bencil tutkularını razı etmek için istiyordur. Ve sahip olduğu her şey onun kibrini ve büyüklenmesini artırmaktadır. Kuşkusuz Allah, dünya hayatında bu derece azgınlaşıp nefsinin peşi sıra sürüklenenlerin huzurlu bir ruh haline sahip olmalarına izin vermez.
Birçok Kur’an ayetinde de bildirildiği gibi rızkı veren yalnızca Allah’tır. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6) ifadesinden anladığımız gibi ‘kendi rızkını taşıyamayan canlıların’ rızıklarını da Rabbimiz verir. Örneğin, kuş havada uçar, Rabb’inin lütfettiği rızkı bulur. Yalnızca insan rızkını kendi kazandığını düşünür. Kişi rızkı kendisinin kazandığını düşündüğü için, kendinde güç görür, çalışır, yorulur... Oysa Allah rızası için çalışan samimi insan yorulmaz...
Bu kimselerin bir başka yanılgısı da, Allah'ın denemek amacıyla kendisine verdiği güç ve imkanı kendisinde olan bir üstünlükten dolayı ‘hak ettiğini’ sanmasıdır. Oysa tüm insanlar sadece Allah'ın kullarıdır ve O'nun katında hiçbir şeyi ‘hak etmiş’ olmazlar; insanlara verilen herşey, yalnızca Allah'ın bir lütfudur. Bunun farkında olan insan, Allah'ın verdiği nimetler karşısında azgınlaşmaz, şımararak sevince kapılmaz; sadece Allah'a şükreder ve bu şükrün sevincini yaşar.
Yüce Allah, dünya hayatındaki zorlukları aşmanın ve gerçek mutluluğu yaşamanın yolunu gösterdiği halde, bile bile yüz çeviren insanlar yalnızca 'kendilerine zulmederler’.
Kur'an'da da insanların okuyup ders çıkarması amacıyla, helak edilen birçok kavmin kıssaları anlatılır. İnkarda direten bu kavimler hiç beklemedikleri anda azapla yakalanmış ve bir çoğu da yeryüzünden silinmiştir. Ne övünülen servetler, ne servetleri ile övünen insanlar, ne de hiç bitmeyeceklerini sandıkları yaşamları kalmıştır.
Yüce Allah bu örnekleri verir ve dünyaya tutkuyla bağlı olanları sonsuz merhametiyle uyarır. Bunlardan öğüt alabilenler, Allah’ın hiçbir olayı asla boşuna yaratmadığını, her an daha şiddetlilerini yaratmaya güç yetirdiğini anlayabilirler. Yalnızca imtihan amacıyla yaratılmış olan dünyayı gerçek yurt edinenler, kayba uğrarlar; kazançlı olanlar ise öğüt alıp ders çıkaranlardır.
Etiketler:
büyü,
dünya hayatı,
dünyevi,
hırs,
rızık
Bugün Yeni Bir Sayfa Açalım
Bugün, bu saat, bu saniye, bir kez daha niyetimizi tazeleyebilir, yeni bir sayfa açabiliriz. Şu an, daha bilinçli, daha samimi, daha düzgün ve çok daha dikkatli bir şekilde, maddi ve manevi olanaklarımızı kullanarak, gücümüz yettiğince zamanımızı en hayırlı şekilde geçirmeye yeniden niyet edebiliriz. Allah’a kulluğumuzu çok daha büyük bir coşkuyla yerine getirip, fırsatları çok daha iyi değerlendirebiliriz. Birbirimizle nefsani yarış yerine, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için hayırlarda yarışabiliriz. “Bugün çok güzel ve hayırlı işler yaptım, bu kadarı yeterli” ya da “etrafımdaki insanlara göre ben çok daha fazla gayret içindeyim, birçok kişiye oranla ben çok daha iyiyim” diye düşünmeden, yeni bir adım daha atabiliriz.İnsanları Rabb’i Katında değerli kılan özellik imanları, yalnızca Allah’ın rızasını amaçlayarak yaptıkları salih ameller ve kalplerindeki niyetleridir. Allah Katındaki asıl üstünlük ölçüsü Kuran’da “... Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13) ayetiyle bildirilir.
Samimi insan hiçbir dünyevi çıkar beklentisi olmaksızın, yalnızca Allah emrettiği için salih amellerde bulunur. Katıksızca Allah’ın hoşnutluğunu amaçlar, yaptığı işlerde, söylediği sözlerde, ibadetlerinde ve günlük yaşamında gönülden Allah'a yönelir. Bu samimiyeti kişinin imanını arttırır ve onun 'takva' sahibi bir kul olmasına vesile olur:
Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar mü'minlerle beraberdirler. Allah mü'minlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 146)
İnsan “işittim, iman ettim” dediği anda, zaten yaşamını “göçecek yarın kenarına değil, Allah'ın hoşnutluğu temeli üzerine inşa etmiş, Kur’an’ı yaşamaya karar vermiştir. O andan itibaren, adımını Allah için atar, Rabb’ine teslimiyetin huzur ve coşkusunu içi titreyerek hisseder. Ancak imanını hiçbir zaman için yeterli görmez. Bebek gibidir iman, gelişmek için bakım ister. İnsanın da, yaşamının son anına dek, imanını daha da geliştirme, derinleştirme olanağı vardır. Bu nedenle insan her gün, her saat, her an, bir kez daha yeniden niyet etmeli, imanını tazelemeli, yaşamını insanların değil, Allah'ın en hoşnut olacağı davranışlarda bulunarak geçirmeye karar vermelidir.
İman etmiş bir insan kuşkusuz yaşadığı her anı, fıtrat olarak Kuran'a en uygun davranışları sergileyerek geçirir. Ancak kendisini yeterli görmeyerek, bu konuda daha derin bilinçle karar alan insanın durumu çok daha farklıdır. Söz edilen, bilinenden/yaşanandan çok farklı bir ruh halidir.
Öyle ki, etrafındakiler, bu insandaki değişimi fark eder, farklı ruh halini sezerler. Yeniden niyet eden insanın vicdani duyarlılığı çok yükselir. Yaşanan olaylara karşı herkesten çok daha fazla duyarlı ve ilgilidir. Zorlu ve yorucu işlere herkesten önce taliptir, çok daha ataktır. Ortamdaki diğer herkesten çok daha fazla güzel sözlüdür; kalplere hitap eder. Herkesten daha fazla ince düşünceli, herkesten daha fazla kibar, herkesten daha fazla sevgi, şefkat ve merhamet duygularıyla doludur. Hikmetli konuşur, yapıcı ve olumludur. Gerginlik anında yatıştırıcı, huzur ve güven veren bir üslupla ortamı yumuşatır. Kısacası artık daha farklı bir pozitif elektrik taşır.
Dini yaşamayı kabul eden insanın karşısına sabır gerektiren birtakım zorluklar çıkacak, sergilediği davranışlarla da imtihan olacaktır. Ancak önemli olan, insanın Rabb’i ile bağlantısının her koşulda derin ve kesintisiz olmasıdır.
İmanın kuvveti oranında, insanın samimiyetle dini yaşaması da kolaylaşır. Ancak imanı zayıf kişinin aklı da zayıf olur. Olaylara hatalı bir bakış açısına sahiptir; çok çabuk öfkelenebilir, çabuk üzülebilir, korkuya, ümitsizliğe kapılabilir, gelecekle ilgili ümitsiz konuşmalar yapabilir.
Derin ve güçlü bir imana sahip olan insanın bütün yaşamında mükemmellik vardır; düşünceleri, davranışları, kararları makuldur. Bu nedenle en önemli şey derin bir imandır. Derin bir Allah korkusu, derin bir Allah sevgisi yaşandığında dünya insana adeta cennet gibi gelir.
Bütün bunlar, “bir kez daha samimi niyet etmiş olmanın” insana kazandırdığı olumlu ahlak özellikleridir. Bu ahlakı kazanmaya çaba gösteren müminin hedefi, “Allah'ın en sevdiği kullarından” olabilmektir. Çabasını, yaptığı güzel işleri yeterli bulmaz; sonra yine bir kez daha, ‘daha samimi, daha duyarlı olmaya niyet eder. Her defasında ahlakı, imanı, kişiliği gelişir; sığlarda çırpınmaktan kurtulur, derine/batına iner.
Kur’an’da bu üstün ve derin ahlakı yaşayan müminlerin yarışıp öne geçtikleri haber verilir.
İşte onlar, hayırlarda yarışmaktadırlar ve onlar bundan dolayı öne geçmektedirler. (Müminun Suresi, 61)
Şüphesiz iman edip salih amellerde bulunanlar ise; Biz gerçekten en güzel davranışta bulunanın ecrini kayba uğratmayız. (Kehf Suresi, 30) buyurur Allah. O, samimi niyetimize binaen, bizim için her zaman en güzelini, en hayırlısını yaratır; karşılığını artırarak verir.
Etiketler:
bugün,
iman,
sayfa,
yeni,
yeni bir sayfa
10 Ocak 2011 Pazartesi
Materyalizm'i Bitiren Boşluk

Materyalistler evrendeki tüm yapı ve sistemlerin, bilinçsiz ve şuursuz olaylar sonucu oluştuğunu iddia ederler ancak yanılırlar. Çünkü yeryüzündeki sistemlerin hemen hepsi, insanın kavrama gücünü aşacak kadar kompleks ve kusursuzdur. Yeryüzündeki olağanüstü yaratılış delilleri, hiç birinde tesadüfî müdahale olmayacak kadar mükemmeldir.
Ortaya serilen tüm gerçeklere rağmen materyalistler, bilinçsiz atomların her şeyin temeli olduğuna dair iddialarında ısrar ederler. Materyalistlerin her şeyin sebebi olarak gördükleri atom nasıl bir şeydir?
Atomun yapısı bir anlamda boşluktur. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Nötron ve protonların birlikte oluşturduğu atom çekirdeğini, sadece 1 mm çapında, bir toplu iğne başı büyüklüğünde kabul edersek; çekirdeğin etrafında dönen elektron bu çekirdekten tam 100 metre uzaklıkta bir noktada bulunur. [1]
Çekirdekle elektronlar arasındaki bu büyük uzaklık içinde ise sadece boşluk vardır. Hiçbir 'şey'in bulunmadığı bu 100 metrelik boşluk, gerçek anlamda bir 'boşluk'tur. Uzmanların atomu bir boşluk olarak kabul etmeleri doğru bir görüştür. Fizikçi Sir Arthur Eddington atomun yapısını, "madde çoğunlukla hayalet gibi boş alandan oluşmaktadır" ifadesiyle açıklar.[2] Bir başka deyişle, atomun %99.9999999'unda hiçbir şey yoktur.
Parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf, atomla ilgili olarak bu gerçek konusunda şunları söyler:
"... bizim yaşadığımız gezegendeki hayatın, evrenin ne kadar boş olduğunu düşündüğümüzde, bir sürpriz olduğunu anlayabiliriz. Aslında, evrenin %99'dan fazlası hiçbir şeydir! Evrenin endişe verici bir hızla genişlemekte olduğunu dikkate alırsak, daha önce hiç olmadığı kadar çok hiçlik meydana gelecektir! Buna bu şekilde bakmak bizde hayranlık uyandırıcı bir saygı oluştururken, atom altı parçacıkların mikrodünyasını dikkate aldığımızda, durum daha da fenalaşır. Deyim yerindeyse, hiçbir şey yoktur." [3]
20. yüzyılın başlarında, her şeyin en küçük parçası olarak kabul edilen atomun içinde büyük bir boşluk olduğu, bu boşluğun içinde atomun çekirdeğinin ve onun çevresinde de durmaksızın dönen elektronların bulunduğu biliniyordu. Madde, atom ve atomun içindeki temel parçacıkların ve işlevlerinin sırrı da çözülmüştü. Bilinmeyen; atom çekirdeğindeki, santimetrenin milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda biri kadarlık bir alanda ne vardı? Bu henüz çözülememişti.
1960'lı yıllarda, protonun derinliklerinde küçük parçacıklar keşfedildi. Protonun artı yükünün ve nötronun yüksüzlüğünün sebebi, işte kuark adı verilen bu olağanüstü küçük parçacıklardı . Günümüze dek yapılan araştırmalar sonucu, atomun 0.0000001'ini oluşturan hacmin içinde muhteşem bir dünya olduğu anlaşıldı. [4]
Atomun derinliklerindeki sırların ve maddenin en küçük yapı taşının olağanüstü detaylarının ortaya çıkması, materyalistleri teorilerini geliştirmeye zorladı. Evrenin, iddia ettikleri gibi bilinçsizce, rastlantılarla ortaya çıkması için, sadece atomların değil, bu kez atom altı parçacıklarının hareketlerine de açıklama getirmeleri gerekliydi.
“Karanlık madde, sicim teorileri, küçük karadelikler, anti madde ve uzayın diğer boyutları var mı?” gibi fizik problemler çözümlendiğinde ise materyalist zihinlerdeki problemlerin sayısının oldukça artacağı açıktır.
Kaynaklar:
[1] Taşkın Tuna, Ol Dedi Oldu "Big Bang'in Nefes Kesen Öyküsü", Ekim 2005, Şule Yayınları, s. 59
[2] Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html
[3] Fred Alan Wolf, The Spiritual Universe "One Physicist's Vision of Spirit, Soul, Matter and Self", Moment Point Press, 1999, s. 99
[4] http://www.evrimteorisi.info
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)