2 Nisan 2011 Cumartesi

Hata Sevgiyi Azaltır mı?



Samimi inananlar Yüce Allah’tan içleri titreyerek korkan, O’nu büyük bir aşkla seven, Allah’ın koruması altında yaşayan insanlardır. Yalnızca Rabb’lerinden korkar, yalnızca O’na güvenip dayanırlar. Yaşamları boyunca dinin hükümlerine uyar, Allah’ın beğenip tavsiye ettiği ahlakı sergiler, hiçbir koşul ve ortamda bu ahlakın dışına çıkmazlar.




Yüce Allah’a ve O’nun yarattığı kadere saygıyla boyun eğen müminler, Allah’ı çok sevdikleri için O’nun yarattığı her şeyin kendileri için bir hayır ve hikmet içerdiğinin bilincindedirler. Başlarına gelen hiçbir olay karşısında üzüntüye, paniğe, öfkeye kapılmaz, her zaman tutarlı ve kararlı davranışlar sergiler, asla kontrolden çıkmazlar. Elde etmek istedikleri ve çaba gösterdikleri bir konuda sonuç diledikleri gibi olmadığında da karamsarlık duymaz, ümitsizliğe kapılmazlar. Maddi kayıplar yaşadıkları ya da hastalandıkları zaman dahi imanın getirdiği mutlulukları azalmaz.




Müminin en önemli özelliklerinden biri, yaşamındaki koşullar ne olursa olsun çok olumlu bir ruh haline sahip olmasıdır. Mümin her olayda hayır görür, hikmet arar. En zor zamanlarda dahi umudunu yitirmez. Çünkü her şeyin varlığı ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, hadiseleri tespit ve tayin eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden Allah’tır ve mümin buna kesin bilgiyle iman eder. Olumsuz gibi görünen durumların da Yüce Allah’tan bir imtihan olduğunu bilir. Allah’ın o durumu yaratmasındaki hayır ve hikmetleri bekler; çünkü “...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah’ın yarattığı her şeyde mümin için çok fazla hayır ve hikmet vardır. Rabbimiz müminlerin velisi, yardımcısı ve dostudur; dosttan gelen her şey de değerlidir, güzeldir…Ve samimi mümin için her şey güzelliğe dönüşecektir.




Halim olan Allah gönülden katıksızca Kendisi’ne yönelen kullarını cennet ehli olacakları şekilde eğitir. Samimi müminin bu manevi eğitimindeki her aşama kendisini cennete yaklaştıran bir adımdır. Bu eğitim sırasında kuşkusuz hata da yapacaktır. Ancak mümin yaptığı hataları da olgunlukla değerlendirir; eksikliklerine ve davranışlarındaki hatalara da hayır gözüyle bakar. İman etmek hatasız olmak anlamına gelmez. Rabbimiz insanı imtihan ortamının gereği olarak eksiklik ve acizliklerle yaratmıştır. Her insan gibi hatalar yapan mümini cahiliye insanlarından ayıran, yaptığı hatayı vicdanıyla fark ettiğinde ya da hatalı olduğu hatırlatıldığında, bile bile hatasında ısrar etmemesidir. Samimi mümin hatasından pişmanlık duyar, Allah’a yönelip tevbe eder ve tekrarlamamaya çaba gösterir. Bu da Müslüman’ın samimiyetinin önemli bir göstergesidir. Müminlerin hataları karşısındaki tavırları Kur’an’da şu şekilde bildirilir:




Ve ’çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 135)




Mümin Allah’ın ruhundan taşıyan değerli bir varlıktır. İnsanın hatasını gözünde büyütmesi, hataları nedeniyle kendini değersiz görmesi, Kur’ani bir bakış açısı değildir. Dünya üzerinde yaşamış, yaşayan, yaşayacak –peygamberler de dahil- tek bir tane hatasız, günahsız insan yoktur. Hata, sevap hepsi birer renktir. Yatığı hatadan dolayı müminin kendisine karşı güvensiz bir ruh haline sahip olması yanlıştır.




Mümin, ‘İnsanlar ne der, hakkımda ne düşünürler, ya bana sevgileri ve güvenleri azalırsa?’ gibi düşüncelerle vesveseye kapılmaz. Mümin insanların değil, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı hedefler. Bir hatası olduğunda da yalnızca Allah’tan bağışlanma diler. Allah’ın sonsuz bağışlayan olduğunu bilir ve Hz. İbrahim’in, “Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur” (Şuara Suresi, 82) sözleriyle ettiği dua gibi Rabb’ine çağrıda bulunur.




Mümin, kesin bilgiyle iman eder, Allah’a dayanıp güvenir ve her koşulda güzel ahlaklıdır. Allah’ın “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran Suresi, 139) ayetiyle de bildirdiği gibi, değerlidir. Diğer müminler tarafından da sevilmeyi ve güvenilmeyi ister. Ancak bu sevgiyi ve güven duygusunu diğer müminlerin kalbinde yaratacak olan da Rabbimiz’dir. Bu konuda tevekkül eden mümin, hata ve eksikleri karşısında müminlerin kendisine olan sevgilerinin azalmayacağını hatta daha da artacağını bilir. Çünkü önemli olan kişinin hata yaptığında gösterdiği tavırdır. Allah korkusunu içinde taşıyan mümin, hata yaptığında vicdanı çok rahatsız olur; pişmanlık duyar ve Allah’a sığınarak, hatasını telafi etmeye çaba gösterir. Aczini daha iyi anlayan insan, Allah’a ne kadar muhtaç bir varlık olduğunu daha derinden fark eder. Bu gerçekler insanın Allah’a olan boyun eğiciliğini artırır.




Rabbimiz diğer müminlerin kalbinde de o kişiye karşı bir merhamet şefkat duygusu oluşturur. Müminler, acizliklerinin ve her an hata yapma ihtimali olduğunun bilincindedirler. Bu yüzden hata yapmak, asla küçük düşmelerine neden olmaz. Kendi yaptıkları ya da şahit oldukları hatalardan ders çıkarır, aynı yanlışa tekrar düşmemeye çalışırlar. Hata yapan bir mümini, tıpkı hastalanan çocuğunun kendi başına iyileşemeyeceği için yanından ayrılmayan bir anne gibi- yalnız bırakmaz, ona yardım ederler. Pişmanlık hisseden ve kendini düzeltmek için çaba gösteren insana duyulan sevgi ve saygı artar. Yüce Allah bağışlayıcı, merhamet edicidir ve Kendisi’ne sığınan kullarını affeder.




Rabbimiz Kuran ayetlerinde, hatasından ibret alarak tevbe eden ve aynı hataya tekrar düşmemek için samimi çaba gösteren kullarını bağışlayacağını, “Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Maide Suresi, 39) ayetiyle haber verir. O Rahman’dır, Rahim’dir.




İman eden insanın sorumluluğu, Rabb’inin tavsiye ettiği Kur’an ahlakını yaşamına hakim kılması ve Allah’ın rızasının en çoğunu aramasıdır. Bu amaçla kararlı bir şekilde Allah için yaşayan bir insanın sevilmemesi ve bu insana güven duyulmaması zaten mümkün değildir. Mümin-imanının gereği olarak- diğer müminlerin de kendisini imanından dolayı seveceklerine ve sevgiyi kalplerde yalnızca Allah’ın yaratacağının bilincindedir.




İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)

31 Mart 2011 Perşembe

Allah Kolay Olanı Buyurur



Dinden uzak cahiliye toplumlarında, insanları dini yaşamaktan alıkoyan pek çok telkin yerleşmiştir. Bu telkinlerin en tehlikelilerinden biri, dini yaşamanın zor olduğu şeklindeki gerçek dışı inanıştır. Bu kimseler, dini asıl kaynak olan Kur’an’dan ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetinden öğrenmedikleri için, din adı altında birçok hurafe ve kulaktan dolma asılsız inancın ‘din’ olduğunu zannederler. Dinin, hayatlarını zorlaştıracak kısıtlamalar getireceğine inanırlar.




Oysa bu inanç insanın apaçık düşmanı olan şeytanın bir taktiği ve aldatmacasıdır. Şeytan bu planını sinsi ve sessiz bir şekilde uygulamaya koyarak, insanları kendi yoluna çekmektedir. Kuran’da, “O, size ancak kötülüğü, hayasızlığı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (Bakara Suresi, 169) ayetiyle şeytanın bu telkinlerine dikkat çekilmektedir. Gerçekte ise Allah’ın dinini yaşamak, ve emirlerini yerine getirmek son derece kolaydır. Rabbimiz "... Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez..." (Bakara Suresi, 185) ayetiyle bu gerçeği tüm insanlara haber vermektedir. Hüküm verenlerin hakimi olan Allah, tüm emir ve hükümlerini insanların fıtratlarına en uygun şekilde yaratmıştır ve hiçbirinde bir zorluk yoktur. Ve Rabbimiz’in sınırları içinde yaşayan bir kişi, fıtratına uygun en güzel hayata sahiptir.




Yüce Allah, Kur’an’da din ahlakının kolay olduğunu, iman edenlerin işlerini kolaylaştıracağını, "Biz seni en kolay olana kolayca ileteceğiz." (A’la Suresi, 8) ayetiyle haber vermektedir."… O sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi…" (Hac Suresi, 78)




İnsanların dinde zorluk olarak gördükleri uygulama veya inançlar ise, dine sonradan müşrikler veya insanları dinden uzaklaştırmak isteyen inkarcılar tarafından eklenmiş ve gerçek dinmiş gibi insanlara aktarılmıştır. Asıl zor olan, Allah’ın bildirdiği sınırları tanımayan insanlardan oluşan bir toplumda yaşamaktır. Bu tarz bir hayat, son derece kötü sonuçlara da yol açar.




Peygamberimiz(sav) de; “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” sözleriyle insanları uyarmakta ve "Din kolaydır. Kimse dine karşı şedid olamaz. Zira dine mağlub düşer. (Yani dinin kolaylığına intibak etmeli. Sıkı tutayım diyen aciz kalır.) Hattı hareketinizi doğrultun, (hududa) yakın olun." (RamuzEl-Hadis, 1. Cilt, s.98) hadisiyle de Rabbimiz’in sınırlarını aşmamayı hatırlatmaktadır.




Bediüzzaman Said Nursi de bu konuyu şu ifadelerle açıklamıştır:"Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir." (Mesnevi-i Nuriye s.71)




Ayrıca Şualar isimli eserinde insanların samimiyetle dini yaşamaları halinde kolay ve güzel bir yaşama sahip olacaklarını şu sözlerle ifade etmiştir: “İman ve tevhid yolu, gayet kısa ve doğru ve müstakim ve kolaydır. Ve küfür ve inkâr yolları gayet uzun ve müşkilâtlı ve tehlikelidir. Demek bu istikametli ve hikmetli ve herşeyde en kısa ve kolay yolda sevkedilen bu kâinatta, elbette şirk ve küfrün hakikatları olamaz ve îman ve tevhidin hakikatları, bu kâinata güneş gibi lâzım ve vâcibdir. Hem ahlâk-ı insaniyede en rahat, en faydalı, en kısa, en selâmetli yol ise sırat-ı müstakimde, istikamettedir.” (Şualar Sf.490)




Kur’an tüm insanlığa aydınlığı, estetiği ve güzelliği anlatır. Ancak karanlık zihniyetli cahiliye insanı ortaya adeta bir kabus tablosu çıkarır. Kendi kafasındaki ve ruhundaki karanlığı anlatır bu kişi, o din değildir. Gerçek din pırıl pırıl aydınlıktır, huzur ve ferahlıktır. Samimi müminler için kesintisiz bir mutluluk ve huzurla dolu olan Allah’ın aydınlık ve dosdoğru yolu, yaşamlarından sonsuz ahirete uzanır.Allah’a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir. (Nisa Suresi, 175)

Allah'a Sarılmak




“…Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)




Yüce Allah müminlere, Kendisine yakınlaştıracak vesileler aramaları karşılığında, hem dünyada kendilerine dost ve yardımcı olacağı, hem de sonsuz ahiret hayatında kurtuluşa ulaşacakları müjdesini verir.




Dinin özü ve temeli Yüce Allah’ı tek İlah olarak kabul etmek ve O’ndan başka hiçbir varlığa kulluk etmemek-tevhid-tir. Bazı insanlar ise Allah’a inandıklarını söyleseler de kendilerine başka ilahlar edinerek Allah’a ortak koşarlar. Bu insanların yanılgısı yalnızca Allah’a kulluk etme inancını kavrayamamaktır. Oysa Allah’ın tek İlah olduğuna iman etmek, Allah’ı birlemek çok önemlidir. "Sizin İlahınız tek bir İlahtır; O’ndan başka İlah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve esirgeyendir)." (Bakara Suresi, 163)




İnsanların bir kısmı Allah’ın tekliği/birliğine inandıklarını söyleseler de, gizli şirk içindedirler ve günah içinde yaşadıklarının bilincinde değildirler. Bu kimseler, Allah’a şirk koşmanın, yalnızca putların ya da totemlerin önünde diz çöküp secde etmek olduğunu zannederler. Oysa önünde secde etmeden de bir varlığa kulluk etme, onu ilahlaştırma günahı işlenebilir. Yüce Allah’ın sıfatlarını, kendisine ya da bir başka varlığa atfetmesi kişinin şirk koşmasına sebep olur. Bu nedenle tüm işleri evirip-çevirenin, her olayı düzene koyanın, kontrolünde tutanın Allah olduğunun unutulmaması gereklidir. Örneğin hastalık yaşayıp ardından iyileşen kişi, kendisini iyileştirenin doktoru ya da kullandığı ilaç olduğunu düşünürse gizli şirke bulaşmış olur. Oysa hastalığını iyileştiren Şafi (Şifa veren) olan Allah’tır. Tedavisiyle ilgilenen doktor ve kullandığı ilaç kişinin iyileşmesinde yalnızca birer vesiledir. Şifayı veren yalnızca Allah’tır; O dilemedikçe en iyi doktor ve en yararlı olduğu düşünülen ilaçlar dahi şifa olamaz.




Diğer yandan, Allah’ı değil yalnızca insanları memnun edecek şekilde davranışlar sergileyen kişi de yine gaflet içinde ve Allah’a şirk koşuyor demektir. Oysa insanın yaşaması gereken katıksız bir imandır ve yapması gereken de yalnızca O’na yönelmek, O’na sarılmaktır.




Gerçek/katıksız iman, Allah’a koşulsuz ve tam bir teslimiyetle teslim olmak, O’nun buyruklarına kesin bir şekilde uymak, Allah’ın sınırları içinde yaşarken şeytanın sinsi tuzaklarına ve nefsinin bencil tutkularına boyun eğmeden, Kur’an ahlâkını yaşama konusunda her durumda kararlılık göstermektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirme konusunda ödün vermemek, durumumuzu vakit kaybetmeden düzeltmeye çalışmak, imanımızı, Allah sevgimizi, Allah korkumuzu artırmak, Allah’a teslim olmak ve ahirete yönelerek yalnızca Allah’ın hoşnutluğu için yaşamaya başlamak en uygun, en doğru davranış olacaktır…Vakit varken…

29 Mart 2011 Salı

"İyi Arkadaş Allah'ı Hatırlatan, Bilginizi Artıran Arkadaştır"



"Gördüğünüzde size Allah’ı hatırlatan, bilginizi artıran, ilmiyle de size ahireti hatırlatan, sizin için en hayırlı arkadaştır.." Hz. Muhammed(sav)


Allah her an, her şeyi çepeçevre sarıp kuşatmaktadır; insana şah damarından da yakındır. Evrenin her santimetrekaresine, gözle görülebilen/görülemeyen alemlere, geçmiş ve geleceklerine O hakimdir... Bu kesin gerçekleri göz ardı eden kişiler, insanlardan gizledikleri düşüncelerini, hatalarını, planlarını Allah’tan gizleyemediklerinin bilincinde değillerdir. Onlar Rabb’lerini unutmuş olsalar da, onlar eylemlerini henüz tasarlarken dahi Allah onlarla birliktedir.


O, önlerindekini de, arkalarındakini de bilir. Onlar ise, bilgi bakımından O’nu kavrayıp kuşatamazlar. (Taha Suresi, 110)


Sizin şu an aklınızdan geçen, küçükken yaşadığınız bir olay, yapmayı planladığınız herhangi bir şey; tümü Yüce Allah’ın bilgisi dahilindedir. O’nun, yarattığı canlı cansız her varlık üzerindeki kontrolü ve hakimiyeti gece gündüz durmaksızın devam eder.


Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. (Kaf Suresi, 16)


Yüce Allah, herşeyin içyüzünden, gizlinin gizlisinden, insanın düşündüklerinden, kimseye açamadığı sırlarından da haberdardır. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz; insanları çepeçevre kuşatmıştır ve her ortam ve koşulda insana şahittir.


Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran’dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)


Haber verilen tüm bu gerçeklere rağmen kimi insanlara göre, Allah çok uzaktadır, gökyüzünde bir gezegenin arkasındadır, ve –Allah’ı tenzih eder, yüceltiriz- dünya işlerine pek karışmaz. Hatta kimilerine göre hiç karışmaz; evreni yaratmış ve kendi akışına bırakmıştır. Oysa bu çok büyük ve apaçık bir yanılgıdır; Allah’ın varlığı herşeyi kaplar. "…O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir..” (Şuara Suresi, 28) ayetiyle haber verildiği gibi…


Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115)


Dünyanın hangi köşesine gidilirse gidilsin, “Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah’ındır. Allah, herşeyi kuşatandır. (Nisa Suresi, 126)


Her insan her şeyi en iyi bilen Allah’ın sonsuz öncede kendisi için hazırladığı kaderini yaşar. Bu nedenle Allah’ı unutan, hatırlamaktan kaçınan kişi, farkında olmasa da Rabb’ine boyun eğmiş, teslim olmuş durumdadır. Bu gerçeklerin şuurunda olan samimi müminler, her an Allah’a yönelir, O’nunla kesintisiz bağlantılarını canlı tutmak için çaba gösterirler. Dolayısıyla yaşamın gerçek amacını kavramış olan her insan, bu gerçeği diğer insanlara aktarmakla sorumludur. Mümin yaşamı boyunca sözleri ve tavırlarıyla Allah’ı hatırlatır. Allah’ın sınırlarını koruyarak sürdürdüğü yaşamıyla, insanları Allah’a çağıran, O’nu hatırlatan model insan olur.


Mümin, Allah’ı çok anan ve hatırlatan olmalı... Allah’ı hatırlatan mümin Allah’ın dinini anlatarak, Kuran ile öğüt vererek, iyiliği emredip kötülükten men ederek, Allah’ın ayetlerini hatırlatarak çağrıda bulunur ve Allah’ın buyruğu gereği söylenebilecek en hayırlı, en güzel sözleri söyler. Müminlerin insanlara Allah’ı hatırlatmaları karşılığında tek beklentileri vardır; Allah’ı hoşnut etmek ve karşılarındaki kişinin de Allah’ın hoşnut olacağı ahlakta bir insan olmasına vesile olmak...


Allah’ı zikretmek, Kur’an ahlakını anlatmak hem kendilerine hem de çağrıda bulundukları kimseye –Allah’ın dilemesiyle- ahiretteki sonsuz mutluluğu kazandırabilecektir. Unutmayalım ki, tüm varlıklar Allah’a muhtaçtır. Allah ise bizlerin sahip olduğumuz her türlü eksiklikten münezzehtir ve O hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Allah’ı unutmuş, yüz çevirmiş de olsa, Allah’ı unutmayan, hatırlatan da olsa, ölüm herkes için tek kesin gerçektir. Allah hastalık verir, bela verir Kendisini hatırlatmak için. İnsanın ayaklarının yere basması için dertler verir. Bu Allah’ın sevdiği insanlara lütfudur aslında. Özellikle hastalıklar insana Rabb’ini hatırlatır; bu süre içinde insan her an Allah’ı hatırlar, O’na yakınlaşır, kalbi tatmin olur...


İnsan gün içinde Allah’ı, güzelliklerle donatılmış cenneti düşünürse, hep mutlu olacaktır. Eşsiz barınma yurdunda Allah’ın kutlu kullarıyla karşılıklı tahtlarda oturup birlikte Allah’ı anmak cennete özel muhteşem bir zevktir; bunu düşünmek dahi insana büyük mutluluk verir. Sabahları şükürle kalkıp, gününü Allah’a adayan insanın attığı her adım Rabb’i için olacak, o adımlar kişiyi Allah’ın dilemesiyle sonsuz kurtuluşa götürecektir…

28 Mart 2011 Pazartesi

"Beni Koruyup Yetiştirdikleri Gibi Sen De Onlara Acı"

Kur’an’da anne ve babaya karşı kullanılacak üslup birçok ayetle hatırlatılır. Yüce Allah, “İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: “Bana ve anne babana şükret. Dönüş banadır.”" (Lokman Suresi, 14) hükmüyle insana anne ve babasına karşı iyilikle davranmasını emreder.


Kuşkusuz anne ve babanın çocuğu üzerindeki emeği çok fazladır. Annesi pek çok güçlüğe katlanarak onu dokuz ay boyunca karnında taşımış ve zorluklara rağmen özveriyle büyütmüştür. Babası da onu yetiştirirken çok çaba harcamıştır. İnsanın kendisine şefkatle gösterilen bu emeği görmezden gelerek anne babasına karşı büyüklenmesi, onlara merhametsiz bir şekilde davranması Kur’an ahlakına tamamen aykırıdır. Rabb’imiz, “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez." (Nisa Suresi, 36) ayetiyle de anne babaya karşı güzellikle davranmak gerektiğini ve böbürlenmekten sakınılmasını buyurur.


Bir diğer Kur’an ayetinde de anne ve babaya nasıl titizlikle davranmak gerektiği detaylı olarak haber verilir:


Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı" (İsra Suresi, 23-24)


Kur’an ahlakına uygun yaşayan insan, anne ve babasına "öf" bile demeyecek kadar saygılı ve hürmetkar bir tavır içerisinde olur. Alçakgönüllü ve anlayışlıdır, onlara her zaman güzel söz söyler. Nasıl sevgi ve şefkat içinde büyütüldüyse, yaşlılıklarında da kendisi onlara sevgi ve şefkatle yaklaşır. Onların hatalarına sabır gösterir, kızıp öfkelenmez.


Ancak her anne baba Allah’a itaat ederek ve O’nun sınırları içinde yaşamaz. Anne babanın Allah’a isyan etmesi durumunda ise Kuran’da tavsiye edilen davranış, din konusunda onlara itaat etmemek ama onlarla iyi geçinmek şeklindedir. Kuran’da anne babası Allah’tan yüz çevirmiş bir müminin nasıl davranması gerektiği şöyle açıklanır:


“Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seninle uğraşırlarsa, onlara itaat etme. Fakat dünyada onlarla iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.” (Lokman Suresi, 15)


Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim. (Ankebut Suresi, 8)


Kuran’da Hz.Yusuf’un anne babasına karşı olan saygılı davranışları örnek verilir. Hz. Yusuf Mısır’ın yönetiminde önemli bir makamda olduğu halde onlara karşı oldukça alçakgönüllü bir tavır içerisinde olmuştur:


(Mısır’a gidip) Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde; Yûsuf ana babasını bağrına bastı ve “Allah’ın iradesi ile güven içinde Mısır’a girin” dedi. Ana babasını tahtın üzerine çıkardı. Hepsi ona (Yûsuf’a) saygı ile eğildiler. Yûsuf dedi ki: “Babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra; Rabbim beni zindandan çıkararak ve sizi çölden getirerek bana çok iyilikte bulundu. Şüphesiz Rabbim, dilediği şeyde nice incelikler sergileyendir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Yusuf Suresi, 99-100)


Bu konuda Kur’an’dan bir diğer örnek de Hz İbrahim’in tavrıdır. Kendisini putlara tapmaya çağıran babasına karşı davranışları ve söylediği saygı dolu sözler inananlar için güzel bir örnektir. Babasının taşa tutma tehdidine rağmen, Hz. İbrahim ona "babacığım" diye hitap ederek güzel ahlak göstermiştir:


Kitap’ta İbrahim’i de zikret. Gerçekten o, doğruyu-söyleyen bir peygamberdi. Hani babasına demişti: "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım. Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan, Rahman (olan Allah)a başkaldırandır. Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun." (Babası) Demişti ki: "İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş, (bir yerlere) git." (İbrahim:) "Selam üzerine olsun, senin için Rabbim’den bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır" dedi. "Sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan kopup-ayrılıyorum ve Rabbim’e dua ediyorum. Umulur ki, Rabbim’e dua etmekle mutsuz olmayacağım." (Meryem Suresi, 41-48)


Anne babaya karşı iyi davranmak, merhametle yaklaşmak pek çok Kuran ayetinde daha dikkat çekilen bir hükümdür:


Biz insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: “Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım.” (Ahkaf Suresi, 15)

27 Mart 2011 Pazar

Adaletsizliğin Bu Denli Hakim Olmasının Sebebi Nedir?



Uluslararası ‘prosedür’e göre adalet, maddi gücü elinde bulunduran azınlıkların keyiflerince uygulanır. Eğer bu azınlık ‘insaf ederse’ zayıf ve güçsüz olan insanlara yardım eder, adil davranır. Ancak çok sayıda insan haksız kazanır, yoksulların hakkını yer, diğerlerini ezer ve lüks bir yaşam sürdürür. Şu an dünyanın her tarafında savaşlar yaşanıyor, insanlar sakat kalıyor, ölüyor, evini ya da ülkesini terk etmek zorunda bırakılıyorlar. Bu insanlar zor ve insanlık dışı koşullarda açlık, susuzluk, salgın hastalıklarla mücadele ediyor; fakat bu zulmü uygulayanlar rahat yaşamlarına devam ediyor, yemeklerini yiyor, çocuklarını seviyor ve sıcak yataklarında vicdanları rahat, huzurlu bir şekilde uyuyabiliyorlar.




Tüm dünyada adaletsizliğin bu denli hakim olmasının sebebi nedir?




İnsanlar adaletle hükmedilmesinin zorunluluğuna inanmıyorlar mı?




Gerçek anlamda adalet insanlar arasında hiçbir fark gözetmeden hepsini kapsayan; ırk, dil, din gibi ayrımlar gözetmeyen, güçlülerin değil haklıların üstün olduğu bir sistemdir. İnsanlar adaleti kabul ettikleri ve önemini bildikleri halde, çıkarlarıyla çatıştığında reddederler. Bu yüzden adaletin uygulanmasında aksaklıklar kaçınılmaz olur.




Örneğin rüşvetin ahlak dışı ve adil olmayan bir davranış olduğu çok açıktır. Bazı kişiler bunun çirkin bir davranış olduğunu bildikleri halde, çıkarları gereği ve kendilerince akla uygun bahaneler ileri sürerek hiç çekinmeden rüşvet alabilirler. Ya da şahitlik yapan insanın kesinlikle doğruyu anlatması gerektiğini bildikleri halde, bazı insanlar kendilerinin veya yakınlarının çıkarları nedeniyle yalan söylemekten kaçınmaz.




Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu nedenle toplumların genelinde çıkarlar adalete üstün gelir. Mağdur durumda kalan insan hemen adaletten dem vurur, ancak kendisi adalet yerine çıkarlarını ‘ayakta tutar’. Bu şekilde davranan insanlar toplumda çoğunluğu oluşturdukları için de, adalet soyut bir kavram olarak yaşanmaya devam eder.




Adaletin gerçek anlamda uygulanabilmesi için, adaleti çıkarlarına tercih edebilecek üstün ahlaka gereksinim vardır. Bu ahlak, Allah’ın emrettiği Kur’an ahlakıdır. Kur’an ahlakı insanlar arasında kesinlikle ayrım gözetmeden, yalnızca haktan yana, gerçek bir adaleti emreder. Adaleti emreden Allah inananlara, kendi aleyhlerinde dahi olsa adil olmalarını buyurur:




Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır. (Nisa Suresi, 135)




Gerçek adalet, insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, yalnızca Allah’ın hoşnutluğu amaçlanarak, Allah’tan korkarak sağlanabilir. Kur’an ahlakını yaşayan kişinin adalet anlayışında kişisel çıkarlar, dostluklar, arkadaşlıklar, akrabalıklar, insanların fiziksel farklılıkları asla etkili olmaz. Kararları yalnızca haktan ve doğrulardan yanadır. Kuran ahlakının tam olarak yaşandığı toplumlarda gerçek adalet ve güvenin hakim olacağı çok açıktır. Çünkü yalnızca içinde Allah korkusu taşıyan ve hesap günü Rabb’inin huzurunda yapayalnız sorgulanacağının şuurunda olan insan gerçek adaleti sağlayabilir.




Dünyada hak arama telaşında olan birçok insanın, asıl ahirette Hakkın karşısına çıktığında ne yapacağını düşünmesi gerekir. İşte Allah’tan içi titreyerek korkan insan, ‘o günü’ düşünerek hareket eder.




Bazı cahiliye insanları sevmedikleri, kin duydukları kişilere karşı her türlü adaletsizliği yapabilirler. Bu kişilere iftira atar, suçsuzluklarını bilseler dahi aleyhlerinde şahitlik yaparlar. Bazı kişiler de gerçekte suçsuz olduğunu bildikleri halde, haksız yere suçlanan insanlar lehinde tanıklık yapmazlar. Sevmedikleri ya da düşman oldukları insanın mağdur olması bu kişileri sevindirir. Kur’an ahlakını yaşayan insanın ise, karşısındaki kişiye olan yakınlığı ya da duyguları aldığı kararları asla etkilemez. Sevmediği, kötü ahlaklı, düşmanlık yapan kişilere karşı dahi adaletli davranır, adaleti tavsiye eder.




Her durum ve koşulda güzel ahlaktan asla taviz vermemeyi fısıldayan vicdanımızı dinleyelim. Duygularımız, aklımızın ve vicdanımızın önüne geçmesin. “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide Suresi, 8) buyruğunu unutmayalım.…Adil şahitler olarak hakkı ayakta tutalım, adaleti uygulayalım; çünkü "... Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever." (Maide Suresi, 42)

25 Mart 2011 Cuma

Allah'ın İpine Sarılın





Bugün İslam dünyasına baktığımızda, en önemli sorunlardan birinin parçalanmışlık olduğunu görüyoruz. Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamı aynı çatı altında, ancak Müslüman ülkeler arasında yeterince iş birliği hala kurulamadı. Müslüman ülkelerdeki mezhepler, cemaatler, tarikatlar ve kuruluşlar arasında olması gereken kaynaşma ve yardımlaşma, kısacası dayanışma yok.



Oysa Yüce Allah Kur’an’da, tüm Müslümanların birlik olarak "birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi" (Saff Suresi, 4) yaşamaları gerektiğini haber verir, “Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın...” (Ali İmran Suresi, 103) buyruğuyla da birlik ruhu içinde hareket etmelerini ister.Birlik olmamaları halinde ise, güçlerinin azalacağını, “Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal Suresi, 46) ayetiyle haber verir.



Bu ayet, günümüz dünyasında Müslümanların neden yeterince güçlü olmadıkları sorusunun da cevabı. Cevap; “birlik ruhu içerisinde olmamak”. Oysa Müslümanlar birlik olsalar; İslam ülkelerini kalkındırmak, zulüm görenlere yardım etmek ve onları korumak için gereken fikir mücadelesini yapmak, Kur’an ahlakını tüm dünyaya tebliğ etmek, İslam adına ortaya çıktığını iddia eden sapkın terörist akımları engellemek, bilim, sanat ve kültür alanında gelişme kaydetmek gibi pek çok başarıyı- Allah’ın dilemesiyle- kazanabilirler. Kur’an ahlakı gereği tüm farklılıklara rağmen ırkı, dili ya da mezhebi ne olursa olsun tüm Müslümanlar kardeştir. Bütün Müslümanlar aynı Allah’a ve peygambere iman eder, aynı Kitabı okur, aynı kıbleye yönelerek namaz kılar ve ahirette aynı güzel karşılığı umarlar. Her Müslüman; cinayet, zulüm, hırsızlık, sahtekarlık, sapkınlık gibi günahlara karşıdır ve aynı ahlaki değerleri savunur.



İnananların Sorumluluğu



Samimi mümin, çevresinde yaşanan olaylara karşı duyarlıdır. Allah yolunda olan ve O’na teslim olmuş bir insan, yeryüzünde iyiliğin temsilcisidir. O halde zulüm ve teröre karşı tepkisiz kalamaz. Müslüman, suçsuz insanları katleden terörün, gerçekte en büyük düşmanıdır. Çevrelerindeki olaylar kendi çıkarlarına dokunmadığı sürece rahatsızlık duymayan kimseler, Kur’an ahlakının kazandırdığı özveri, dostluk, dürüstlük ve yardım anlayışından yoksundurlar. Yaşamları boyunca, insanlığı bekleyen tehlikelerden habersiz, nefislerinin bencil tutkularını tatmine çalışırlar. Oysa Allah, iyilik yapan, çevresine hayırlı ve olaylara karşı ilgili olan, insanları doğru yola çağıran bir ahlakı tavsiye eder. Söz ettiğimiz bu farklı insanlar bir Kur’an ayetinde şu şekilde tarif edilir:



"Allah şu örneği verdi: İki kişi; bunlardan birisi dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez ve herşeyiyle efendisinin üstünde (bir yük), o, onu hangi yöne gönderse bir hayır getirmez; şimdi bu, adaletle emreden ve dosdoğru yol üzerinde bulunanla eşit olabilir mi?" (Nahl Suresi, 76)



Ayetteki gibi ‘dosdoğru yol üzerinde bulunan’, Allah’tan korkup sakınan, değerleri önemseyen, ülkesine ve insanlığa hizmeti görev edinen bir insan, yaşadığı topluma büyük yararlar getirir. Bu nedenle insanların gerçek dini öğrenmeleri ve Kur’an’la bildirilen üstün ve güzel ahlakı yaşamaları son derece önemlidir. Bu insanlar Kur’an’da, "Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma’rufu (güzel olanı) emrederler, münkerden (çirkinden) sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir." (Hac Suresi, 41) ayetiyle tanımlanırlar.



Allah’ın buyruklarını yerine getiren, Kur’an ahlakını dikkatle uygulamaya çalışan, dünyayı yaşanılacak güzel bir yer haline getiren, barışı ve huzuru hakim kılan insan samimi mümindir. Ve hedefi Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacıyla iyilik ve hayır yapmaktır. Bir Kur’an ayetinde Rabbimiz müminlere şöyle buyurur: "... Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (Kasas Suresi, 77) Ayette de belirtildiği üzere Allah müminlerden güzellik ve iyilikte bulunmalarını, bozgunculuktan kaçınmalarını ister. İyilikte bulunanları "... Kim bir iyilikle gelirse, kendisine bunun on katı vardır..." ayetiyle müjdeler, kötülükte bulunanları ise "... kim bir kötülükle gelirse, onun mislinden başkasıyla cezalandırılmaz ve onlar haksızlığa uğratılmazlar." (Enam Suresi, 160) ifadesiyle uyarır. İslam dini, terörün her türlüsüne karşıdır ve henüz eyleme dahi geçmeden, düşünce aşamasında terörü engeller. Toplumda barış ve adaletin sağlanmasını emreder ve insanları fitneden, kargaşa ve bozgunculuktan sakındırır.



Bediüzzaman da terör ve anarşinin insanların karşısında büyük bir bela olduğunu söylemiştir. Terörle mücadele ile ilgili çeşitli çözüm yolları sunmuş, insanları bu konuda bilinçlendirmeye çalışmıştır. O, "Dinin şiddetle men ettiği şey, fitne ve anarşidir. Çünkü anarşi hiçbir hak tanımaz. İnsanlık ahlakını ve medeniyet eserlerini canavar hayvanlar ahlakına çevirir…" (Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, s.2216) sözüyle dinimizin terör ve şiddete bakış açısını en güzel şekilde ifade etmiştir. Bütün yaşamını da bu bakış açısını insanlara anlatmakla geçirmiştir. Üstad bir sözünde "Madem iman hizmetinde tam ihlasla, anarşiliği durdurmakla, asayişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerekir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum. Onları da helal ediyorum." (Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, 2 cilt, s. 200) demiş, anarşi ve terörle mücadelenin iman edenlerin üzerinde önemli bir yükümlülük olduğunu, bu mücadelenin sabır ve kararlılık gerektirdiğini ifade etmiştir.



Gerçek adalet ise, insanlar arasında hiçbir ayrım yapmadan adaletle hükmetmek, zulme asla rıza göstermemek ve mazlumun yanında olmaktır. Sahip olduğu Kur’an ahlakı ölçüsünde ön yargısız, tarafsız, dürüst, hoşgörülü, merhametli olan kişi, duygularının etkisinde kalmayacak, her durumda doğrudan yana olacak ve Nisa Suresi’nin 48. ayetindeki gibi, "insanlar arasında hükmedildiğinde adaletle hükmedilmesi" buyruğuna uygun adaletle hükmedecektir.



Yüce Allah’ın emrettiği adalet, dil, din, ırk ve etnik köken ayırt edilmeden, tüm insanlar arasında eşit uygulanacaktır. Günümüzde insanlara ırkları ya da tenlerinin rengi nedeniyle zalimce ve adaletsizce davranılmaktadır. Aydınlık bir gelecek için, Kur’an ahlakının özünde olan birlik ve kardeşlik ruhunun yaşatılması son derece önemlidir.



Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), "Size iki şey bırakıyorum onlara sımsıkı sarıldıkça asla dalalete düşmeyecek ve sapıtmayacaksınız; Kur’an ve sünnetim" sözleriyle Müslümanlara uymaları gereken yolu gösterir. Bizlere düşen bu yola uymak ve Allah’ın şu buyruğunu unutmamaktır:



Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzenizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)