8 Mart 2011 Salı

'Çağdaş' Genç Nasıl Olmalı?





Günümüz toplumlarında gençler, dünyanın hızla değişiyor olması ileri sürülerek, modern, çağdaş, cesur ve özgür olmak adına ahlaksızlığa özendirilirler. İnsanların bir zamanlar konuşmaya dahi çekindikleri bazı konuların, bugün toplumda ‘olağan’ kabul edilmesi bunun çok açık kanıtıdır.



Televizyonlarda, gazete ve dergilerde yasadışı yollarla servet sahibi olmuş kişiler, eşcinseller, hızlı ve çılgın olarak lanse edilse de gerçekte sapkın bir yaşam sürenler; cesur, çağdaş ve modern insanlar olarak tanıtılır ve yaşamlarına özendirilmeye çalışılır.



Yüce Allah’tan ve din ahlakından uzak yaşayan kimseler, dünya hayatları boyunca hep daha fazla şey elde etme hırsı içinde yaşarlar. Ve etraflarındaki insanlara da Allah’ın sınırlarını tanımadan yaşamaları yönünde telkinlerde bulunurlar.



Kur’an da, ahirete ve hesap gününe inanmayan bu kişilerin günah konusunda da sınır tanımadıklarına, "O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, ’sınır tanımaz, saldırgan’, günahkar olandan başkası yalanlamaz." (Mutaffifin Suresi, 10–12) ayetiyle dikkat çeker.



Çok okunan bir gazeteden birkaç başlık örnek vermek istiyorum. Gazetenin adını vermeyeceğim. Tarih; 09/04/2010



“Bu Vücut Özgüven!”, “Lolita Tatilde”, “Cesur Bir Kadın”, “Parti Kızından Gece Koleksiyonu”, “Kumarda Aşkını Kaybetti!”…



Bu başlıklar, söz konusu gazetenin magazin gazetesi olduğu yönünde sizi yanıltmasın. Basında güven kazanmış ciddi bir gazetenin internet sayfasıdır alıntı yaptığım başlıklar; dahası, ana sayfasıdır.



Gençliği nereye sürüklediklerinin farkında değillermiş gibi aynı gazeteler, bir başka gün ise “gençlik nereye gidiyor?” şeklinde başlık atabilirler. Evlilik dışı ilişkileri, sorumsuzca yaşamayı ve uyuşturucu kullanan ünlüleri yıllar boyu örnek gösterip, gençleri özendirirler. Toplumda cahil olan kesimler de bu kişileri kendilerine örnek alıp, giyimlerini, yaşam felsefelerini, konuşma tarzlarını taklit ederler. Oysa özendikleri bu kişiler genellikle ruhsal çöküntü içindeki cahil kimselerdir. Ancak birçok insan aklını kullanmaz ve bu gerçeği göremez.



"Size verilen herşey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah Katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak mısınız?" (Kasas Suresi, 60)



Allah’a karşı kulluk bilinci içinde olmayan insanlar, giderek sınır tanımayan, aşırı ve ahlaksız davranışlardan çekinmeyen, nefislerinin bencil tutkularının ardı sıra yaşayan bir görüşe sahip olurlar. Bu yüzden dinsizlik, ahlaki bozulmanın en önemli nedenidir. Darwinist bilim adamı William Provine’in “hiçbir ’daimi ahlaki kanun’ ve ’mutlak yol gösterici prensip’ olmadığı şeklindeki sözleri de, dinsizliğin ahlak üzerindeki bozucu etkilerine önemli bir örnektir.



Günümüzde pek çok genç amaçsız ve umursuzca, adeta bir boşluk içerisinde yaşar. Pek çoğunun başlarındaki yöneticilerden, ülkenin savunmasından, eğitim, hukuk ve sosyal sistemlerinden haberleri dahi yoktur. Kendi ülkelerindeki gelişmelerden haberi olmayan söz konusu gençler, doğal olarak dünyada yaşanan olayların da pek çoğunu bilmez, bilimsel gelişmeleri takip etmezler. Kendi aralarındaki konuşmalar; kız ve erkek arkadaşları, okulda ya da mahalledeki olaylar, izledikleri filmler, ‘takıldıkları’ kafeler, giysileri ve markaları gibi konulardır. ‘En büyük idealleri’ de ya ünlü bir film oyuncusu ya da popüler bir müzik grubunun bir üyesi gibi olabilmektir.



Amaçsız yaşayan bu gençler, kendilerini geliştirmek için bilimsel ya da belirli görüşlere ilişkin kitaplar okumazlar. Kendileri belli bir fikre sahip olmadıkları için, daha güzel ve etkileyici konuşmayı da düşünmezler. Zaten hiçbir fikir ve dünya görüşünden haberdar değildirler.



Dünya üzerinde ‘batıl’ ve insanlık için ‘zararlı’ olan birçok fikir ve felsefi akım vardır. Tüm bu görüşleri savunan insanların sayısı oldukça fazladır. Pek çok genç, insanlığa zararlı düşüncelerin tehlikesinin farkına bile varamayacak kadar ‘boş’ ve ‘tuzağa’ düşecek durumdadır; farkına varsa dahi bu tehlikeyi umursamaz. Yakalanacağı tuzağa karşı akılcı bir şekilde karşı koyacak bilince zaten sahip değildir.



Oysa gençlik çağı, din ahlakına en iyi hizmet edilebilecek, Allah yolunda ciddi çaba gösterilebilecek, açık zihinle derin düşünülebilecek çok değerli yaşam dilimidir. Bediüzzaman´ın gençlik hakkındaki bir tefekkürü şöyledir: "Gençlik hiç şüphe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi katiyetinde (kesinliğinde), gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek.”



İnsan, ön yargılarını kırıp yaşamını gerçekçi düşünmelidir. Zaman çok hızlı geçmektedir ve dünya hayatında geçen her gün insanı yaşlılığa biraz daha yaklaştırmaktadır. Yaşlılık dönemi ise, “Allah, sizi bir zaftan yarattı, sonra (bu) zafın ardından bir kuvvet kıldı, sonra bu kuvvetin ardından da bir zaf ve yaşlılık verdi...” (Rum Suresi, 54) ayetiyle bildirildiği gibi insanın zayıf olduğu dönemlerdir. Allah, yaşlılık döneminde insanda eksiklikler yaratarak, dünyanın geçiciliğini hatırlatmaktadır. Dünyadaki eksiklikler de görebilenler için, gerçek yurt olan cennete olan özlemi artırmaktadır. Bu nedenle iman eden gençler, Allah yolunda gereği gibi kulluk edebilmeyi sağlayacak gücü veren Allah´a şükretmelidirler.



İçinde yaşadığımız dönem, Kur’an ahlakının öğrenilmesine/öğretilmesine en fazla ihtiyaç duyulan dönemdir. Bu döneme en büyük katkıyı sağlayacak kişiler, özellikle, imanı kalbine yerleştirmiş gençlerdir. Kur’an’da adı geçen peygamberlerin ve onlarla birlikte mücadele eden müminlerin de çoğunluğunu gençler oluşturuyordu.



Gençler, Allah korkusunu içinde taşıyan, araştıran, derin düşünen, akıl sahibi, vicdanlı ve dürüst insanlara özendirilmeli ve toplumda ahlâksızlıklar yerilmelidir. Genç zihinler, boş konular yerine hem kendilerine hem de çevrelerine ve topluma yarar sağlayacak konularla meşgul olmalıdır. Böylece gençler doğruları araştıran ve bulabilen kişiler olacaklardır. Çevrelerine dinsizliğin getirdiği önyargılarla değil, Kur’an penceresinden bakacak ve yaşamlarının amacını fark edebileceklerdir. Allah’ın sonsuz gücünü ve O’na karşı sorumluluklarını kavradıklarında da, güzel ahlâkı yaşayabileceklerdir. Yaşamının merkezine Rabb’inin rızasını yerleştiren, bunun için çaba gösteren kulunu Allah sevip ondan razı olduğunda, o insan dünyanın en büyük gücü haline gelecektir.

7 Mart 2011 Pazartesi

Zorlu İmtihanlar



Zor zamanlar, insanın Allah’a olan sadakatini ve teslimiyetini gösterebileceği, aynı zamanda sonsuz ahiret hayatı için de çok fazla ecir kazanabileceği anlardır. Allah’ın inanan insanlar için yarattığı çok değerli zamanlarda, iman sahibi insan tüm bunların ardındaki hayır ve hikmeti bekler. Yaşadığı her anın Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu güzellik ve ecir fırsatı olduğunu düşünür. İnanan insanın, karşısına çıkan görüntülerle yüzleşme zamanında göstereceği sabır, ahiretteki sonsuz yaşamında kesinlikle karşılığını alacağı en güzel ahlak özelliklerindendir. Allah’a duyulan aşkın en güzel ifade edilebileceği zamanlardır zorluk anları…



Tarih boyunca tüm peygamberler/elçiler yurtlarından sürülmüş, baskı altına alınmış, hatta öldürülmeye kadar varan zorluklar yaşamışlardır. Ancak tümü bu zorlu olayları Allah’a duydukları aşk ve imanlarından kaynaklanan şevkle karşılamışlardır. Hz. Yusuf iftiraya uğramış, suçsuz olduğu bilinmesine rağmen yıllarca zindanda kalmıştır. Hz. İbrahim kavminin ileri gelenlerince ateşe atılmış, Hz. Musa Firavun’un, Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav)de kavminin tehdit ve baskılarıyla karşılaşmıştır. Ancak bu kutlu insanların hepsi, yaşadıklarının imtihan olduğunun bilincinde Rabb’lerine teslim olmuş, O’na güvenip dayanmışlardır.



Bugün de inanan insanlar, Kuran ahlakını yaşama ve bu ahlakın diğer insanlara anlatılması konusunda aynı kararlılık içinde olmalıdırlar. Yaşanan zorluklardan asla yılgınlık ve ümitsizliğe kapılmamalı, Kuran’da bildirilen kardeşlik ve özveri duygularıyla bu değerli anların kazandıracağı ecri kaçırmamalıdırlar.



Kusursuz imtihan mekanı olan dünyada, yine kusursuzca yaratılmış olan uğraşılar ve nefsani çıkarlar, onları bu üstün ahlakı yaşamaktan alıkoymamalıdır. Kuşkusuz Yüce Allah’ın Katında takdir ettiği sonuç gerçekleşecektir. Bu sonuca vesile olanlar gösterdikleri bu ciddi çabanın ahirette karşılığını alırken, özveriden ve mücadeleden kaçınanlar kayba uğrayacaklardır. Allah’ın kendileri için hikmet ve hayırla yarattığı zamanları değerlendirememiş ve ecir imkânlarını kaçırmış olacaklardır.



En güzel sonuç Kur’an’da da haber verildiği gibi mutlaka inananların lehine olacak, Kur’an ahlakı tüm insanlar arasında hakim olacaktır. Allah bütün noksanlıklardan münezzeh, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve kesinlikle galip gelendir; "Ol" sözüyle dilediğini yapandır. İnsan ise Rabb’i karşısında ihtiyaç ve acz içinde olandır, Allah’ın yardımına, desteğine ve rahmetine muhtaçtır. Bu nedenle göstereceği çaba insanın yalnızca kendi kurtuluşu için olacaktır. Dahası, kendisi özveriden kaçınacak olsa da, samimi müminler sorumluluklarının bilincinde, ellerinden gelen en ciddi çabayı göstereceklerdir.



Şu unutulmamalıdır ki, Yüce Allah beğendiği bu güzel ahlakı yaşamayı içten arzulayan kullarını görünen/görünmeyen yardımıyla zafere ulaştıracaktır. Bu, "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." (Mücadele Suresi, 21) ayetiyle de haber verildiği üzere Allah’ın samimi kullarına olan vaadidir ve O vaadinden asla dönmez.



Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse, hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır. (Maide Suresi, 56)

2 Mart 2011 Çarşamba

Karanlık Basınca Kalakalanlar





İman eden insan dünya hayatında yaşadığı olayların zahirine aldanmaz. Her zaman olaylara batınından bakar, ardında gizlenen hayırları, hikmetleri görmeye çalışır. Ve daima Rabbimiz’in hayırlarla dolu yarattığı kaderi şükürle, sabırla izlemeye çaba gösterir.


İnanmayan kimselerin en belirgin özelliklerinden biri ise karşılaştıkları olayları hemen zahiri yüzüyle değerlendirmeleridir. Rum Suresinde; “Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” ayetiyle bu bilgi haber verilir.



Hayatını kendisinin şekillendirdiğini düşünme yanılgısındaki insanın huzurlu bir yaşamı olmaz. Uğraşıp didinerek sonunda ideali olan bir işe, eve, paraya ve aileye kavuşan kişi, ancak bu kez de başka endişeler yaşamaya başlar. Ya sahip olduklarını bir gün kaybederse?..



İşte bu kuruntular nedeniyle, iman etmeyenlerin ruh hali, cehennemin belalarla dolu karanlıklarında ’ne ölebilen ne de diri kalabilen’ insanlarınki gibidir.Yüce Allah, dünya hayatındaki zorlukları aşmanın ve gerçek mutluluğu yaşamanın yolunu gösterdiği halde, bile bile yüz çeviren insanlar yalnızca ’kendilerine zulmederler’. Bu kişilerin durumu Kuran’da, " Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şeyle zulmetmez. Ancak insanlar, kendi nefislerine zulmediyorlar." (Yunus Suresi, 44) ifadesiyle bildirilir.



Dünya hayatında karşılaştıkları zorluklar, hastalıklar, iman edenler için kendilerini Allah’a yaklaştıran birer vesiledir. Oysa bu zor durumlar bazı insanların Allah’a isyan etmelerine yol açar. Sadece hastalık ve zorluk zamanında değil, her an Allah’a sığınan, O’nu çok anan müminler, her şeyin Allah’tan geldiğini ve çözümün de yine rahmet sahibi Allah’tan geleceğini bilirler. Ve gösterdikleri sabrın onları kurtuluşa götüreceğine inanırlar. Zorluk zamanları, iman etmiş bir insanın gösterdiği sabır ve tevekkülle, Allah’a olan sevgisini en güzel ifade edeceği zamanlardır. Bu, iman edenleri etmeyen insanlardan ayıran en büyük sırlardan biridir. Bu sırrı kavrayan müminler dünyada inkarcılardan tamamen farklı bir hayat yaşarlar.



Yüce Allah kullarını imtihan edeceğinin bilgisini, “Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: "Biz Allah’a ait (kullar)ız ve şüphesiz O’na dönücüleriz." (Bakara Suresi, 155-156) ayetiyle açıklar.



İnsan yaşadığı olaylar karşısında Allah’a tevekkül edip, sabır gösterdiğinde kazançlıdır ve ayetle de haber verildiği gibi Rabb’i ona kurtuluş müjdesi verir. Bu belalar, insanlar için hatalarını fark etmelerini sağlayacak büyük birer fırsattır. Çünkü insanlar böyle anlarda Allah karşısındaki acizliklerini anlarlar. Bu durumda vicdanına kulak verebilen insan, hatalarını görebildiği için şükreder ve tevbe ederek Allah’a yönelir…



Allah, imandan uzak yaşayan insanların durumuna Kuran’da şöyle bir örnek verir:



"İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır; fakat bu alışverişleri bir yarar sağlamamış; hidayeti de bulmamışlardır. Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer; (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler. Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, ’gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle’; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır. Çakan şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek; önlerini her aydınlattığında (biraz) yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar. Allah dileseydi, işitmelerini de görmelerini de gideriverirdi. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız." (Bakara Suresi 16….21)



Kuran’daki bu örnek, iman etmeyen kişinin kaybını çok detaylı açıklar. İman etmeden yaşayan kişinin yaptığı seçim ona bir fayda sağlamamış, hidayeti, mutluluğu ve aradığı hiçbir şeyi bulamamıştır.İman eden insan ise, Rabb’i ile derin bağlantıdadır; canından malından geçer, en zor anda da şiddetli Allah aşkını ve muhabbetini diri tutar. İşte o zaman Allah’ın mümin üzerinde koruması başlar ve yaşamındaki her olay güzel sonuçlanır…

1 Mart 2011 Salı

Neden Varız?




İnsan yaşamı kısadır ancak insanın ruhu -Allah’ın dilemesiyle- ölmeyecek, sonsuza dek yaşayacaktır. Sonsuzluğun yanında ise, dünyada geçirilen 60-70 yıllık bir yaşamın hiçbir değeri yoktur. Burada yaşanacak anlık dünyevi zevkler için, sonsuz yaşamı feda etmek ise gerçekten hata olacaktır.


Yaşlı bir insana yaşadığı yıllara dair neler düşündüğü sorulsa, alınacak yanıt büyük olasılıkla “hiçbir şey anlamadan göz açıp kapayıncaya kadar geçti” olacaktır. Gençlik döneminde yaşlanacağını aklına dahi getirmemiştir ama şimdi, o kendisinden çok uzak gördüğü yaşlılığı yaşamakta ve kendisinden uzak görmekle ne denli yanıldığını düşünmektedir. Bu yaşına kadar neler yaşadığını anlatması istense, anıları muhtemelen birkaç saatte bitecektir. İşte o uzun yılların tamamı yalnızca bu kadardır.


Yaşlılık dönemini yaşayan insan, kendine " Göz açıp kapayıncaya kadar geçip giden bu yaşamın amacı nedir?" "Bu kadar yılı ne için yaşadım?" ve "Bundan sonra neler olacak?.." gibi sorular sorar. Bu sorulara buldukları yanıtlar da, iman etmeyenlerle, iman eden ve Allah’ın sınırlarını koruyarak yaşamış olan insanlar arasındaki farkı gösterecektir.


Allah’a iman etmeyen ve O’ndan yüz çevirerek yaşamış olan kimselerin yanıtı şöyle olacaktır: "Bunca yıl yaşadım ama hiçbir şey anlayamadım. Ailem ve çocuklarım için, para kazanmak, mal mülk edinmek amacıyla yıllarca çalıştım. Ancak artık bir ayağım çukurda, ölüp gideceğim. Sonra..sanırım her şey bitecek…”


Bu kişinin büyük yanılgıda olduğu açıktır. Düşündüğü gibi ölüm hiçbir şeyi bitirmeyecektir. "Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” (Hakka Suresi, 27) ayetiyle de bildirildiği gibi, kişinin bu isteği gerçekleşmeyecek, aksine ölüm her şeyin başlangıcı olacaktır.


İnanan insan ise evrenin, canlıların ve insanların bir yaratılış amacı olduğunun şuurundadır. Evrende ve canlılardaki üstün akla ve ilme işaret eden planı, düzeni, dengeyi görmüş ve hepsinin üstün güç sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını anlamıştır. Etrafındaki muhteşem tasarımlar ve sistemler rastlantısal bir süreçle ortaya çıkmadıklarına göre, mutlaka bir amaca sahip olmalıdır.


“Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici-süsüdür; sürekli olan ’salih davranışlar’ ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.” (Kehf Suresi, 46) ayetiyle bildirilen bu gerçekleri görebilen insanın aynı soruya yanıtı ise şöyle olacaktır: "Beni üstün Yaratıcı Allah yarattı ve Kendisine kulluk ve ibadet etmem için dünyaya gönderdi. Dünya hayatı da Allah’ın kullarını sınamak için yarattığı kusursuz bir imtihan ortamıdır. İşte ben de yaşamım boyunca denendim. Şimdi yaşlılık geldi ve yaşamım boyunca hiç unutmadığım ve hazırlık yaptığım ölümü artık daha yakın hissediyorum. Her işimde Allah’ın hoşnutluğunu gözettiğim için de O’nun izniyle sonsuz kurtuluşu ve cenneti umut ediyorum…”


Dünyada bulunma nedeninin şuurunda olmayanlar, yaşamlarının ‘ rastlantılarla ve kendiliğinden’ meydana geldiğini zannettikleri gibi, ölümün de ‘kendi kendine’ oluştuğuna inanırlar. Oysa yaşamı da ölümü de yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Ölüm, rastlantılarla ya da kaza ile meydana gelen bir olay değil, Allah’ın özel olarak yarattığı, kaderde zamanı, yeri ve şekli belirlenmiş bir olaydır. Ve her insan ölüme aynı uzaklıkta/yakınlıktadır.


Bediüzzaman’ın sözlerindeki gibi, “Kendini başıboş zannetme. Zira şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle baksan; hiçbir şeyi gayesiz, nizamsız göremezsin. Nasıl sen nizamsız, gayesiz olabilirsin.” her şey bir amaçla ve bir hikmetle yaratılmıştır. İnsan sonsuz yaşam için yaratılmıştır, her insan Allah’a gereği gibi kul olmalı, hayatını O’nun sınırlarını koruyarak yaşamalıdır.


İnsanın her an bir kısırdöngü içinde yaşaması ve dünyevi arzuların peşinde koşturmanın kendisine hiçbir yarar sağlamayacağını kavramaması, akılsızcadır. Ömrü boyunca bu şekilde yaşamış bir insanın, gerçekleri gördüğünde, şimdiye kadarki yaşamında bir sorun olduğunu düşünerek kendisini düzeltmesi en akıllıca davranış olacaktır. Henüz vakit varken…

27 Şubat 2011 Pazar

"Ah Keşke!"





Yüce Allah insanı birtakım eksiklikler ve acizliklerle yaratmıştır. İnsan yaşamı boyunca sayısız kez unutur, yanılır ve hatalar yapar. Ancak yaptığı her hatanın her zaman telafisi vardır. Merhamet edenlerin en merhametlisi olan Rabbimiz, insana tevbe gibi büyük bir nimet vermiştir. Dünya zaten sunulan nimetlerle denenmek, hatalardan arınmak ve eğitilmek için vardır. İnsan dünya hayatında hatalarından dolayı pişmanlık duyduğu an Allah’tan bağışlanma diler ve tevbe ederek Rabbimiz’e yönelir. Allah’a yönelip teslim olan mümin artık Allah’ın yardımını da umabilir.


Azap size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azap apansız size gelip çatmadan evvel. (Zümer Suresi, 54-55)


İnsan hayati bir tehlike ile karşılaştığı zaman -hep duyarız- yaşamı film şeridi gibi gözleri önünden geçer. Bir anda, dünyadaki ömrünü ve bu süre içinde yaptığı işlerin muhasebesini yapar. Eğer bu kişi dünyada Allah’tan yüz çevirmiş ve O’nun dininden uzak yaşamışsa, bir anda büyük bir pişmanlığa kapılır. Yaşamı boyunca hiç aklına bile getirmediği gerçekler, şimdi apaçık gözlerinin önündedir. Kendisinden çok uzak gördüğü ölümün, aslında çok yakın olduğunun farkına varır. Dünyadayken cenneti hak edecek bir yaşam sürmemiş, Allah’a karşı nankörlük etmiştir ve bu davranışının karşılığını kötü bir şekilde alacağını, şimdi vicdanıyla çok iyi hissetmektedir. Oysa vicdanının sesine ömrü boyunca hiç kulak vermemiş, nefsinin tutkularıyla birlikte yaşamıştır. İçini tarifsiz bir korku kaplar. İçinde bulunduğu bu zorlu durumda, kendisine yalnızca Allah’ın yardım edebileceğini anlar. Eğer Allah kendisini bu tehlikeli durumdan kurtaracak olursa, bu yaşadıklarını kesinlikle unutmayacağına, yaşamının geri kalanını bu gerçekleri göz önünde bulundurarak ve Kur’an ahlakına uygun olarak düzenleyeceğine söz verir.
O anki tehlikeden kurtulabilmek için “…siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak dua etmektesiniz: -Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz." (En’am Suresi, 63) ayetindeki gibi yalvara yalvara Allah’a dua eder. Yeter ki kurtulsun ve yaşamına devam etsin...


Ancak, zorluk anında yalvararak Allah’a sığınan bu insanların çoğu, tehlike üzerinden kalktıktan sonra, Allah’a verdiği sözü unutur ve eski yaşamına geri döner. O an hissettiği korku ve pişmanlık, yerini eski nankörlüğüne bırakır. Ölümle yüz yüze geldiği o sıkıntı anında kurtulmak için Allah’a dua eden o değilmiş gibi Allah’tan yüz çevirir. Gaflet içindeki eski yaşamına bıraktığı yerden devam eder.


Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na ’gönülden katıksız bağlılar (muhlisler)’ olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: "Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak Sana şükredenlerden olacağız." "Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız, ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz. (Yunus Suresi, 22-23)


Oysa bu felaketi bir kez yaşayan insan, aynısıyla hatta daha da zor bir durumla tekrar karşılaşmayacağından güvende midir? Hatta, karaya çıktığında rahatlayan ve kendisini güvenlik içinde zanneden kimse, aynı tehlikeyi, “Size denizde bir sıkıntı (tehlike) dokunduğu zaman, O’nun dışında taptıklarınız kaybolur-gider; fakat karaya (çıkarıp) sizi kurtarınca (yine) sırt çevirirsiniz. İnsan pek nankördür. Kara tarafında sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize taş yığınları yüklü bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil bulamazsınız.” (İsra Suresi, 67-68) ayetindeki gibi karada da yaşayabilir.


Tehlikeyle karşılaştıkları an Allah’a yönelen kişilerin yaşadıkları pişmanlık, o an içinde bulundukları acizlik ve çaresizlikten kaynaklanmaktadır. Ancak ölümle burun buruna gelmek onları ahirete hazırlık yapmaya değil, “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, ’gönülden katıksız bağlılar’ olarak, Rablerine dua ederler; sonra Kendinden onlara bir rahmet taddırınca hemencecik bir grup Rablerine şirk koşarlar.” (Rum Suresi, 33) ayetiyle bildirildiği üzere dünya hayatına yöneltmektedir.


İnsanlara yarar sağlayacak gerçek pişmanlık bu değildir. Pişmanlık, insanda radikal değişiklikler meydana getiren bir duygudur. İçten pişmanlık duyan kişi, yaşamının geri kalan bölümünün Allah’ın kendisine verdiği bir fırsat olduğunu düşünür ve eski hatalarına geri dönmemeye gayret eder. Çünkü bu nankörlük onun aleyhine olacaktır.


Kuran’da verilen bu örnekler her insan için öğüt alabileceği birer ibrettir. İnsanın zor bir durumla karşılaşmamış olması, karşılaşmayacağı anlamına gelmez. Bu ayetlerle amaçlanan, insanın her an vicdanının sesini dinlemesi ve kendisini geçici dünya hayatına bağlayan nefsani tutkularından kurtulmak için çaba harcamasıdır. Kişi yaşamındaki önceliklerini belirlemeli ve nelerden vazgeçmesi gerektiği konusunda henüz vakit varken kesin karar vermelidir. İnsan belki yaşamının sonuna kadar böyle bir olay yaşamayacaktır. Ancak yaşamdaki tek kesin gerçek olan ölümle karşılaştığı anda, eğer Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek ve O’nun sınırlarını koruyarak yaşamadıysa, kesinlikle pişmanlık duyacağı şeyler olacaktır.


Dünyadayken telafisi mümkün olabilen, ancak ahirette geri dönüşü bulunmayan bu pişmanlığı yaşamamak için insanın yapması gereken, Allah’a yönelmek, O’ndan korkup sakınmak, O’nun Kuran’da bildirdiği emirlerini yerine getirmek, kısacası Kuran’a tabi ve Allah’a teslim olmaktır. Ölümü uzak görmek büyük yanılgıdır, ölüm her insana aynı uzaklıktadır ve çok yakındır. O halde insan sorumluluklarını ertelememeli, aldığı kararları da içtenlikle ve sabır göstererek yaşamına geçirmelidir. Allah’a olan içten duası, yakınlık ve teslimiyeti ise, tehlike anında hissedilen kadar içten olmalıdır.


İnsan şunu hiç aklından çıkarmamalıdır: Gerçek yaratılış amacı, Rabb’inin hoşnut olduğu bir kul olmaktır. Bunun dışında, sahip olduğu mallar, ailesi, çevresi, kariyeri bu amaca ulaşmak ve Allah’a yakın olmak için birer araçtır. Bu nimetlerle yalnızca nefsinin bencil tutkularını tatmin etmeyi amaçlayan, tüm bunların Allah’a şükretmesi ve O’na yönelmesi için verildiğini unutan kişilerin durumları Kur’an’da, “De ki: "Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?" "Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar." İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.” (Kehf Suresi, 103-105) ifadeleriyle bildirilir.


Bu kimselerin dünya hayatında yaptıkları her şey -Allah’ın dilemesiyle- boşa çıkacak, dünyevi kazançları kendilerine ahirette hiçbir yarar sağlamayacaktır. Allah’ın hoşnutluğunu değil nefislerinin fücurunu gözeten bu kişiler, ölüm meleklerini karşılarında gördükleri an artık dönüşü olmayan korkunç hatalarını fark edecek ve pişmanlıkları sonsuza dek sürecektir. Bu sonsuz sürecek pişmanlığı yaşayan kişilerin sözleri Kuran’da şöyle haber verilir:


Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 24 )"... Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." (Kehf Suresi, 42)"... Ah keşke, elçiyle birlikte bir yol edinmiş olsaydım," (Furkan Suresi, 27)


Dünyada yapıp ettiklerinden ve ertelediklerinden dolayı ahirette pişmanlık ve korkunç bir çaresizlik içerisinde bu sözleri söylemek istemeyen her insan, hiç vakit kaybetmeden Yaratıcısının çağrısına icabet etmelidir.

25 Şubat 2011 Cuma

Allah Sonsuz Güzellikleri Sanatının İçinde Yaratandır



…Herşeyi ’sapasağlam ve yerli yerinde yapan’ Allah’ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır. (Neml Suresi, 88)


Yeryüzündeki canlı ya da cansız her varlıkta sonsuz bir aklın, üstün bir ilmin kanıtlarına rastlarız. Kuşkusuz hepsi Yüce Allah’ın Alim sıfatının tecellileridir. Ancak yaratılmış tüm bu varlıklarda dikkat çeken çok önemli bir özellik daha vardır; özellikle detaylardaki muhteşem incelikte bir sanat… Allah’ın ’Sani ’ sıfatı, yarattığı her şeyde son derece estetik görünüm, kusursuzluk, ince ve benzersiz bir sanat olarak yansır.


Örneğin bedenimiz; kusursuz ve eksiksiz düzenlenmiştir. Tüm organlar olmaları gereken en uygun yerlerdedir, bazı organlar –göz, kalp, beyin gibi- korunaklı yerlere yerleştirilmişlerdir. İnsan vücudunda simetriyi sağlayan ’altın bir oran’ vardır ve özellikle bu nedenle hoş bir görüntüye sahiptir. Ressamlar da tablolarında bu altın oranı kullanırlar.


Yüce Allah birbirinden çok farklı canlılarda ’Sani’ sıfatını yansıtacak detaylar var etmiştir. Bir kuşun kanadında, bir çiçeğin yapraklarında fosforlu renkler varken; bir kelebeğin kanatlarında çok farklı tonlarda yanar döner renkler yaratılmıştır. Birbirinden apayrı, hiçbir benzerliği bulunmayan milyonlarca muhteşem canlı, Yüce Allah’ın eşsiz, benzersiz ve bir örnek edinmeksizin yaratmasıdır…


Allah bu denli farklı görünümde, ancak her biri son derece estetik olan eserlerini göz önüne sererek sanatındaki sonsuzluğu tüm insanlara gösterir. Dileseydi her canlı türünden yalnızca birkaç çeşit de yaratabilirdi. Çok fazla çeşit yaratarak insanları hayran bırakacak, gücünü kavratacak üstün yaratma sanatını sergiler. Ve insan, baktığı her yerde, her santimetrekarede bu sanatın örneklerini görür. Yüce Allah kusursuzca yaratandır.


Allah, insanı "en güzel surette" yaratmış, ona estetikten zevk almayı öğretmiştir. Bu nedenledir ki insan, hem güzel olanı sever, hem de yaptıklarının estetik bir yönü olsun ister. İnsan, canlıların içinde, ‘güzel’ kavramının bilincindeki tek varlıktır.Kuran’ın işaretleriyle, Allah’ın sanatıyla yarattığı estetik, güzellik ve inceliğe dair pek çok detay müminlerde istek uyandırır. Bu konu, "kulları için çıkardığı ziynet ve temiz rızıklar" için "… dünya hayatında iman edenler içindir, kıyamet günü ise yalnızca onlarındır…" (Araf Suresi, 32) ayetiyle haber verilir.


Kur’an’ın haber verdiği gibi yeryüzündeki tüm incelik ve güzellikler, onları takdir edebilen, detaylarını görebilen inananlar içindir ve daha da mükemmelleri ahirette yalnız inananlara verilecektir. Var olan her güzellik, onu Vareden’in ürünüdür. Bu yüzden inanan insan güzellikten etkilenir, Rabb’ini hamd eder, O’na şükreder ve gördüğü her güzellik Allah’a daha da yakınlaşmasına vesile olur.


Rabbimiz’in benzersiz ve eşsiz yaratma sanatı, Allah’a olan sevgiyi daha da arttırır. Allah’a duyduğu sevgi nedeniyle, mümin, Allah’ın yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi duyar. Allah’ı çok sevdiği için, yine Allah’a sevgi duyan insanlara sevgisi coşkuludur. Her detayda şükredilmesi gereken bir durum vardır. Çünkü Allah dileseydi yaşam kaynağımız olan suyu, herkesin zevkle içebildiği bir tadda ve kokusuz yaratmazdı. Ayrıca yalnızca bir çeşit yiyecek yaratırdı, bu yiyeceğin tadı da insanın zevk alacağı gibi güzel olmayabilirdi. Ve insanlar yaşamak için bunu yemek zorunda kalabilirdi. Allah genelleme dahi yapılamayacak kadar çok yiyecek yaratmıştır biz kulları için…Bir tahta parçasına benzeyen küçücük tohumdan, bu denli mükemmel ve çeşit çeşit meyvelerin çıkması, her tohumda ait olduğu bitkinin tüm özelliklerinin şifrelenmiş olması Allah’ın sanatçı sıfatıyla yarattığı ve üzerinde derin düşünülmesi gereken mucizelerdendir.


Allah’ın yaratması çok güzeldir. Örneğin, çiçeklere baktığımızda içimiz ferahlar. Bütün canlılık insana örnektir, ancak insan enaniyeti nedeniyle örnek almaz.


Örneğin çok güzel bir insan düşünelim, güzelliğiyle övünen, büyüklenen… Bu güzelliği kendisi mi tasarlamıştır? Gözlerinin, burnunun, dudaklarının, kaşlarının yaratılmasında kendisinin bir rolü var mıdır?Bu sorunun cevabı –düşünmeye dahi gerek yok- “hayır” olacaktır. O güzelliğin sahibi , onu tasarlayandır; Yüce Allah’tır. Ve kibirlenmek anlamsızdır; yapmadığıyla övünür mü insan? Üstelik de Allah dilediği anda geri alabilecekken…


Yürürken bir duvarda boyalarla oluşturulmuş harika desenler görsek, bu desenler bir yelpaze görünümünde olsa ve aralarında göz desenleri bulunsa; bunların rastlantısal olarak ortaya çıktığını düşünür müyüz? Sanat değeri olan ve insana haz veren bu desenlerin bir sanatçı tarafından bilinçli bir şekilde oraya resmedildiği açıktır. Peki, ya tüy desenlerinde çok özel ayarlanmış bir tasarım bulunan tavus kuşundaki sanat?..


Her resim ve desenin sanatçısının varlığını gösterdiği gibi, tavus kuşundaki desen de Yaratıcı’nın varlığını kanıtlar. Hiç şüphesiz tavus kuşunun tüylerinde ışığı farklı derecede yansıtarak renk değişimleri ortaya çıkaran tasarımı yapan ve onlardan muhteşem desenler çıkaran Allah’tır. Sanatçılar yetenekleriyle Allah’ın sanatını yalnızca kopya ederler. O, sonsuz güzellikleri sanatının içinde kusursuzca yaratandır.


"O Allah ki, Yaratan’dır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ’şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24)

24 Şubat 2011 Perşembe

Allah'ın Buyruğu: "Düşünün!"





Yüce Allah pek çok Kur’an ayetinde insanları derin düşünmeye davet eder. İnsan, herşeyi yoktan var eden, sonsuz güç sahibi Yüce Yaratıcıyı takdir edebilme gücünü, korkusunu ve O’na olan yakınlığını ve sevgisini derin düşünerek artırabilir.



Kur’an’da birçok ayette “…yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?” (Nahl Suresi, 17), “…düşünen bir topluluk için deliller vardır” (Bakara Suresi, 164) ifadeleriyle yaratılışın kanıtları üzerinde düşünmenin önemi bildirilir. Çevremizde gördüğümüz herşey Allah’ın benzersiz yaratışının ve varlığının delilidir. Bu nedenle gökler, yer ve bunların arasında bulunan herşey insanın düşünmesi için birer sebeptir.



“Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O’nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp -düşünmeyecek misiniz? (Secde Suresi,4)



İnsanlar gün içinde birçok konu hakkında düşünürler. Ancak bu düşüncelerin büyük bir kısmı yararsız, gereksiz, insanı hiçbir sonuca götürmeyen, insana hiçbir şey kazandırmayan boş düşüncelerdir. Oysa önemli olan, insanın yaşamının her anında olayların sebeplerini, hikmetlerini araştırarak gerçek anlamda “derin bir şekilde” düşünmesidir.


Örneğin; insanda dişler oluşurken milyonlarca hücrenin önce kalsiyum depolayıp ardından yan yana gelerek büyük bir blok oluşturması ve devamındaki aşamalar, Allah’ın yaratma sanatındaki kusursuzluğu ve örneksizliği bizlere gösterir. Bu bloğun şeklini de yine bloğu inşa eden hücrelerin belirlemesi büyük bir yaratılış mucizesidir. Alt damakta bulunan hücreler, kendilerinden uzakta bulunan üst damaktaki hücrelerin nasıl bir şekil inşa ettiklerini adeta çok iyi bilirler ve her iki hücre grubu da ürettiği dev bloğu, kendisine karşı gelecek blokla birbirlerine en uygun şekilde üretirler. Hiçbir uyumsuzluk gerçekleşmez ve 32 kalsiyum bloğundan oluşan karmaşık yapı, birbirlerine en uygun şekilde inşa edilir.



Derin düşünen insan için açıktır ki, vücuttaki bütün hücrelere olduğu gibi dişleri oluşturan hücrelere de sahip oldukları özellikleri veren üstün güç sahibi Allah’tır. Ve kişinin Allah’ın yaratma sanatına duyduğu hayranlık, Allah’ın izniyle imanını artırır. Düşünen insan, Allah’ın kudretini ve sanatını görür, O’nu bütün noksanlıklardan tenzih eder ve Allah’a yakınlaşmaya bir yol bulur.



Etrafımızdaki herşey Allah’ın benzersiz yaratma sanatının birer delilidir. Bu delillere sadece bakmak bir anlam ifade etmez. Baktığımız herşeyi görmemiz ve üzerinde düşünmemiz gerekir. Çevremizdeki güzellikler üzerinde tefekkür ederek muhteşem yaratılışlarını farkedebilir, Allah’ın üstün yaratmasını kavrayabiliriz.



Etrafındaki deliller üzerinde düşünen insan, her şeyin bir varoluş nedeni olduğunu görecek, kendisinin de bir amaçla yaratıldığını anlayacak ve Allah’ın sonsuz kudretini kavrayabilecektir. Allah’ı çok düşünmek, Allah’tan çok korkmak, insanın güzel ahlaklı olmasını sağlayacaktır.
İnsan yalnızca Allah’ın evrende yarattığı varlık delilleri üzerinde değil, “Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı?..” (Rum Suresi, buyruğu gereği kendi nefsi konusunda da derin düşünmelidir. Rabb’inden bir ağırlanma olarak O’nun hoşnutluğunu umut eden insan, gün içinde her attığı adımı Allah için attığında, nefsinin bencil dünyevi tutkularından uzak olacaktır.



Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran Suresi, 191)



Hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. Ancak derin düşünen insan Allah’ın yüceliğini, büyüklüğünü kavrar ve korkusu artar. Bütün bunları önemsemeden geçmek ve düşünmemek, Allah’ın ayetlerinden yüz çevirmek anlamına gelir. Kuran’da pek çok yerde, Allah’ın ayetlerinden ve yaratılışın delillerinden yüz çevirmenin, inkar olduğu vurgulanır.


Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 32)
Size kendi ayetlerini gösteriyor; artık Allah’ın ayetlerinden hangisini inkar ediyorsunuz? (Mü’min Suresi, 81)



İman etmeyen insanlar ise, “O gün cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu hatırlamadan) ona ne fayda?” (Fecr Suresi, 23) ayetinde de haber verildiği gibi ancak azabı gördüklerinde gerçek anlamda düşünmeye başlarlar.



Bu kişiler o ana kadar, dünyadaki yaşama amaçlarını, evrendeki ve canlılardaki yaratılış mucizelerini, Allah’ın Kuran’daki emir ve yasaklarını, kısacası gerçek anlamda kendilerine yarar sağlayacak konuları hiç düşünmemişlerdir. Bir gün öleceklerini ve Allah’ın huzurunda sorgulanacaklarını akıllarına bile getirmemişlerdir.



Oysa Yüce Allah’ın hiç var olmamış gibi her şeyi yok edecek olan buyruğu, hiç beklemediğimiz bir anda, aniden gelebilir. Hükmünü yerine getiren Allah’ın herşeye gücü yeter:



Dünya hayatının örneği, ancak gökten indirdiğimiz, onunla insanların ve hayvanların yediği yeryüzünün bitkisi karışmış olan bir su gibidir. Öyle ki yer, güzelliğini takınıp süslendiği ve ahalisi gerçekten ona güç yetirdiklerini sanmışlarken (işte tam bu sırada) gece veya gündüz ona emrimiz gelmiştir de, dün sanki hiç bir zenginliği yokmuş gibi, onu kökünden biçilip atılmış bir durumda kılmışız. Düşünen bir topluluk için biz ayetleri böyle birer birer açıklarız. (Yunus Suresi, 24)