Kur’an ayetlerinde insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörü, güvenlik ve barışın yaşanabileceği örnek model olarak İslam ahlakına çağırılırlar. Toplumların güvenliğinin Kur’an ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceği, "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır." (Bakara Suresi, 208) ayetiyle haber verilir. Din ancak kutsal kaynağı incelendiğinde doğru ve gerçek anlamda tanınabilir. Çünkü o dini birçok insan yanlış uyguluyor olabilir. Dinimizin kutsal kaynağı Kur’an’dır. Kur’an ahlâkı, sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, özveri, hoşgörü ve barış kavramlarına dayanır. Bu ahlâkı gerçek anlamda yaşayan insan, son derece ince düşünceli, alçakgönüllü, adil, güvenilir ve uyumlu bir insan olur. Çevresine sevgi, saygı, huzur ve şevk verir. Terör ise genel anlamda, askeri olmayan hedeflere karşı siyasi amaçlı şiddet kullanımıdır. Genelde teröre hedef olanlar da tamamen suçsuz, sivil insanlardır. Tek suçları, terör eylemcisinin gözünde ‘öteki taraf’ olmalarıdır. Bu nedenle suçsuz insanlara karşı şiddet uygulanması anlamına gelen terörün ahlâki hiçbir mazereti olamaz. Terör, tarih boyunca tanık olunan tüm cinayetler, katliamlar gibi, bir insanlık suçudur. Kur’an ahlakını yaşamına hakim kılan bir mümin, diğer tüm insanlara karşı iyi ve adil davranmakla, güçsüzleri ve masumları korumakla ve ‘yeryüzünde bozgunculuğu önlemekle’ yükümlüdür. Bozgunculuk; güvenlik, barış ve huzuru yok eden her türlü anarşi ve terör durumudur. Ve "Allah, bozgunculuğu sevmez". (Bakara Suresi, 205) İslam suçsuz yere insan öldürmeyi yasaklar; tüm insanları öldürmekle eş tutar. Kur’an’da, "... Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur... " (Maide Suresi, 32) ayetiyle insan öldürmenin en büyük bozgunculuklardan biri olduğuna dikkat çekilir. Bu durumda, terörist cinayetlerinin, katliamların ve ‘intihar saldırıları’nın ne denli zalimce ve büyük bir suç olduğu çok açıktır. Allah, "Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere ’tecavüz ve haksızlıkta bulunanların’ aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır." (Şura Suresi, 42) ayetiyle terörizm zulmünün ahiretteki karşılığını bildirir. Masum insanlara karşı terör eylemi düzenlemek, Kur’an’a aykırı bir eylemdir ve hiçbir mümin böyle bir suç işleyemez. Tam aksine, inanan insanlar bu bozgunculuk yapan kişilere engel olmak, zulmü ortadan kaldırmak, insanların huzur ve güven içinde yaşamasını sağlamak, kısacası yeryüzüne huzuru getirmekle yükümlüdürler. Masum insanları katledip, “Allah adına yaptım” diyen kişinin içinde Allah korkusu yoktur: onun dinle uzak-yakın ilgisi olamaz. Müslümanlık, terörle bir arada asla düşünülemez, çünkü İslam ahlakı terörün engelleyicisi ve çözümüdür. Terörle İslam’ı bağdaştıranlar kendi siyah gözlüklerinden kirli, puslu bir dünya görürler. En yakınlarımızın, hatta kendimizin aleyhine bile olsa adaletli davranmamızı buyuran Kur’an, bizi aydınlığa ve güzelliğe davet eder. Karanlık zihniyetin kafasındaki kâbus sistemi başarılı olamaz; o sistemler henüz planlama aşamasında mağlubane kurulur. Allah o sistemi her yerde ezer, o cezalandırılan bir sistemdir, başarıya ulaşma imkânı yoktur.
17 Nisan 2011 Pazar
Karanlık Sistem Başarıya Ulaşmaz
Kur’an ayetlerinde insanlar, yeryüzünde merhametin, şefkatin, hoşgörü, güvenlik ve barışın yaşanabileceği örnek model olarak İslam ahlakına çağırılırlar. Toplumların güvenliğinin Kur’an ahlakının yaşanmasıyla sağlanabileceği, "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır." (Bakara Suresi, 208) ayetiyle haber verilir. Din ancak kutsal kaynağı incelendiğinde doğru ve gerçek anlamda tanınabilir. Çünkü o dini birçok insan yanlış uyguluyor olabilir. Dinimizin kutsal kaynağı Kur’an’dır. Kur’an ahlâkı, sevgi, şefkat, merhamet, tevazu, özveri, hoşgörü ve barış kavramlarına dayanır. Bu ahlâkı gerçek anlamda yaşayan insan, son derece ince düşünceli, alçakgönüllü, adil, güvenilir ve uyumlu bir insan olur. Çevresine sevgi, saygı, huzur ve şevk verir. Terör ise genel anlamda, askeri olmayan hedeflere karşı siyasi amaçlı şiddet kullanımıdır. Genelde teröre hedef olanlar da tamamen suçsuz, sivil insanlardır. Tek suçları, terör eylemcisinin gözünde ‘öteki taraf’ olmalarıdır. Bu nedenle suçsuz insanlara karşı şiddet uygulanması anlamına gelen terörün ahlâki hiçbir mazereti olamaz. Terör, tarih boyunca tanık olunan tüm cinayetler, katliamlar gibi, bir insanlık suçudur. Kur’an ahlakını yaşamına hakim kılan bir mümin, diğer tüm insanlara karşı iyi ve adil davranmakla, güçsüzleri ve masumları korumakla ve ‘yeryüzünde bozgunculuğu önlemekle’ yükümlüdür. Bozgunculuk; güvenlik, barış ve huzuru yok eden her türlü anarşi ve terör durumudur. Ve "Allah, bozgunculuğu sevmez". (Bakara Suresi, 205) İslam suçsuz yere insan öldürmeyi yasaklar; tüm insanları öldürmekle eş tutar. Kur’an’da, "... Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur... " (Maide Suresi, 32) ayetiyle insan öldürmenin en büyük bozgunculuklardan biri olduğuna dikkat çekilir. Bu durumda, terörist cinayetlerinin, katliamların ve ‘intihar saldırıları’nın ne denli zalimce ve büyük bir suç olduğu çok açıktır. Allah, "Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere ’tecavüz ve haksızlıkta bulunanların’ aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir azab vardır." (Şura Suresi, 42) ayetiyle terörizm zulmünün ahiretteki karşılığını bildirir. Masum insanlara karşı terör eylemi düzenlemek, Kur’an’a aykırı bir eylemdir ve hiçbir mümin böyle bir suç işleyemez. Tam aksine, inanan insanlar bu bozgunculuk yapan kişilere engel olmak, zulmü ortadan kaldırmak, insanların huzur ve güven içinde yaşamasını sağlamak, kısacası yeryüzüne huzuru getirmekle yükümlüdürler. Masum insanları katledip, “Allah adına yaptım” diyen kişinin içinde Allah korkusu yoktur: onun dinle uzak-yakın ilgisi olamaz. Müslümanlık, terörle bir arada asla düşünülemez, çünkü İslam ahlakı terörün engelleyicisi ve çözümüdür. Terörle İslam’ı bağdaştıranlar kendi siyah gözlüklerinden kirli, puslu bir dünya görürler. En yakınlarımızın, hatta kendimizin aleyhine bile olsa adaletli davranmamızı buyuran Kur’an, bizi aydınlığa ve güzelliğe davet eder. Karanlık zihniyetin kafasındaki kâbus sistemi başarılı olamaz; o sistemler henüz planlama aşamasında mağlubane kurulur. Allah o sistemi her yerde ezer, o cezalandırılan bir sistemdir, başarıya ulaşma imkânı yoktur.
Etiketler:
başarı,
kabus,
karanlık sistem,
masum,
terör
14 Nisan 2011 Perşembe
Kur'an'ı Yaşamımıza Sokma Zamanı Gelmedi mi?
Allah, Kendisini tanıttığı, sınırlarını bildirdiği Kur’an’ı gereği gibi okumamızı ister. Ancak insanların çoğu Allah’ın bu buyruğunu göz ardı eder.. Dünyanın ‘en çok satan kitabı’dır Kur’an, ancak en çok okunan kitabı değildir.
Çok sayıda insan Kur’an’dan habersiz yaşar. Oysa insanı dünyada mutlu ve huzurlu bir yaşama, ahirette de gerçek kurtuluşa kavuşturacak olan tüm bilgiler ve her sorunun yanıtı Kuran’dadır. Her insan, Rabb’inin Kur’an’la haber verdiği gerçekleri düşünmeli, dünyaya ve ahirete bakış açısındaki yanlışları düzeltmeli ve sonsuz ahirete yönelik ciddi/samimi çaba içinde olmalıdır.
Yaşadığı kayıtsızlığa karşılık kişi, vicdanındaki duyarlılığı kaybedebilir, kalbi katılaşabilir. Allah bu konuya inananların dikkatini çeker ve " İman edenlerin, Allah’’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin ’’saygı ve korku ile yumuşaması’’ zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı." (Hadid Suresi, 16) ayetiyle önemini hatırlatır.
Ne amaçla dünyada bulunduğu insan için en önemli sorudur. Yüce Allah bu sorunun yanıtını Kur’an’da açıklar. Yaratılmış her şey gibi, insanın da yaratılış amacı vardır; yalnızca Allah’a kul olmak. Yapması gereken de, O’nun uyarıcı olarak görevlendirdiği elçilerin ve kitaplarının bildirdiği gerçekler üzerinde derin düşünmektir:
(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’’an’’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (Nahl Suresi, 44)
Çoğu insan Allah’a inandığını söyler. Kur’an’ı hiç bilmeyen kişilerin yanıtı da genelde aynıdır. Oysa Allah’ın Kendisini tanıttığı Kur’an’’dan yüz çeviren kişi, Allah’’ı nasıl tanıyıp, gücünü kavrayabilecektir? Bir yaprak bile yaratamayan insan için Rabb’ini tanımak, gücünü takdir edip, O’na teslim olmak en doğru olandır.
O halde Kur’’an’’ı, bulunduğu raflardan indirip, tozlu kılıfından çıkaralım ve yaşamımıza sokalım.Kuran, düşünen insanlar içindir. Okuduğu her kitapla kibirlenen kişilerin aksine, Kuran okuyan insan, Allah’ın eşsiz kudreti karşısında kendi aczini anlar, boyun büker ve O’na kul olur, teslim olur!
Etiketler:
deliller,
gündelik yaşam,
Kur'an,
Rafi,
yaprak
7 Nisan 2011 Perşembe
Şeytanın Oyunu Ertelemek
İnsan nefsinde, tembellik, üşenme, acil görmeme gibi pek çok nedenden dolayı erteleme eğilimi vardır. Gündelik yaşamda pek çok insan bazı işlerini son ana kadar ertelemeye çalışır. Bunlar genellikle zararı göze alınabilecek türden ertelemelerdir. Ancak şeytanın telkini olan “Kur’an ahlakını yaşamak” konusundaki erteleme, geri dönüşü mümkün olmayan bir gaflet durumudur.
Bu, şeytanın insanlara verdiği en sinsi telkinlerden biridir. İnsan, sonsuz yaşamını etkileyecek olan bu konuda, ileride telafi edeceği zamanı olabileceğini düşünür. Bir saat, bir hafta, bir ay, gelecek sene ya da yaşlandığında dinin gereklerini yapabileceğinden kendince emindir; o nedenle dini yaşamayı, ibadetlerini rahatlıkla erteler.
İnsan şeytanın telkiniyle "bunu sonra yaparım" derken, yarını yaşayacağından nasıl emin olabilir? Yarın kendisini nelerin beklediğinden haberi yoktur; dahası yarını görebileceğinin dahi garantisi yoktur! Tümü, Allah dilerse gerçekleşecektir.
“Hiçbir şey hakkında: "Ben bunu yarın mutlaka yapacağım" deme. Ancak: "Allah dilerse" (inşaAllah yapacağım de)...” (Kehf Suresi, 23-24) Peygamberimiz (sav) bu konudaki bir hadisinde; “Tevbeyi geciktirmek aldanıştır, yapılacakları ertelemek ise şaşkınlıktır. (Günah işlemek amacıyla) Allah’a karşı bahane aramak, helak olmaya sebep olur. Günah işlemekte ısrar etmek, kendini Allah’ın tuzağından güvende bilmenin sonucudur.” buyurur. “Oysa Allah’ın tuzağından güvende mi idiler? Allah’ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz.” (Araf Suresi, 99)
İnsan, yaşamının her anını unutulmaması gereken şu gerçeğe göre değerlendirmelidir: Herkes kendi ellerinin önden gönderdikleri ile karşılık görecektir. İnsan, “Gerçekten sizin çabalarınız (çelişkili, parça parça) darmadağınıktır.(Leyl Suresi, 4) ayetinde kastedilen boş emeller peşinde koşmakla değil, sonsuz ahiretini kazanmak için çaba göstermekle sorumludur. Rabb’inin dilemesiyle rahmetini ve cennetini kazanabilecek iken, üşengeçlik, tembellik ve ertelemeler nedeniyle hem dünyada hem de sonsuz ahirette yaşanacak mutluluğu kaybedebileceğini unutmamalıdır. İnsan, iyilik ve hayır getirecek işi ertelememelidir. Hayra vesile olacak her iş, insanı olgunlaştırır, imanda derinleştirir. “…Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez… (Münafikun Suresi, 11)
İnsan, Rabb’inin kaderinde belirlediği süre kadar yaşayacaktır; bu süreyi uzatması ya da yavaşlatması imkan dışıdır. Zaman, geçirmek değil kazanmak içindir. Her saniye çok değerlidir; çünkü tekrarı yoktur. Her yeni gün, yaşanacak yeni bir yirmi dört saat değil, Allah’ın hoşnutluğunun kazanılabilmesi için yeni bir fırsattır. “Sonra yaparım” sözü, inanan insana yakışmaz. Ertelemeden, zamanında yapılan bir ibadet ve geciktirmeden kazanılan güzel bir ahlak özelliği çok önemli bir kazançtır. Şeytanın önemli bir taktiği olan erteleme, onun en sinsi oyunlarından biridir. Ve insanları sonu azapta bitecek olan yoluna sürüklemek isteyen apaçık düşmanın bu oyununa karşı çok dikkatli olunmalıdır.
Ertelemek ancak inkârda bir artıştır... (Tevbe Suresi, 37)
Etiketler:
ertelemek,
gündelik yaşam,
şeytan,
şeytanın oyunu
5 Nisan 2011 Salı
Yalnız O'ndan Yardım Dileriz
Dua, Yüce Allah ile kulu arasındaki önemli bağlantıdır. Hatasını itiraf eden, derdini ve isteğini Allah’a açan, O’na yakaran kulunun isteğini Rabb’i işitir ve ona icabet eder; duasını karşılıksız bırakmaz.
Duanın belli bir kalıbı yoktur. "Allah’ı ayaktayken, otururken, yan yatarken zikredin." (Nisa Suresi, 103) ayeti gereği, insan her durumda ve her koşulda, her an Allah’ı anıp O’na dua edebilir. Önemli olan şekil değil kişinin samimiyeti, içtenliğidir.
Dua etmek için belirli bir mekâna da ihtiyaç yoktur. Sokakta, otobüste, markette, okulda, ofiste kısacası her yerde dua edilebilir. Dua sırasında boş düşüncelerden arınmak, içten Allah’a yönelerek O’nun yakınlığını hissetmek önemlidir. İnanan insan, "... Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden umut kesmez" (Yusuf Suresi, 87) ayeti gereği asla ümidini yitirmez ve Rabb’inin karşılık vereceğinden emin olarak sabırla O’na yalvarır.
Bediüzzaman, müminlerin dua ile gösterdikleri derin teslimiyeti ve Allah’a yönelmelerinin verdiği huzuru bir sözünde şöyle açıklar. "Duanın en güzel, en latif, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Dua eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder, O’nun Kudret Eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil, bir Kerim Zat var, ona bakar, ünsiyet eder. Hem onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını defedebilir bir Zatın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp "Elhamdülillahi Rabbi’l-alemin" der." (Mektubat, s. 291)
İnsan aceleci bir varlık olarak yaratılmıştır. Allah Kur’an’da, "insan aceleci yaratıldı. Size ayetlerimi yakında göstereceğim. Şimdi hemen acele etmeyin." (Enbiya Suresi, 37) ayetiyle insandaki bu özelliği haber verir. Aceleci özelliği insanın dualarına yansıdığında ise hemen duasının karşılık bulmasını ister. Oysa, "Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216) ayetiyle bildirildiği gibi, insan için hayırlı olanı bilen yalnızca Allah’tır. Bu nedenle insan Allah’tan istediği şey konusunda takdiri O’na bırakmalı ve her koşulda Allah’tan hoşnut olmalıdır. Talep edilen şey kişi için hayır olmayabilir, belki o nedenle Allah duaya kişinin istediği şekilde icabet etmiyordur. Ya da istediği şey hayır olduğu halde, kişi henüz ona ulaşmak için belirli olgunluğa sahip değildir. Belki Allah istenilenden daha hayırlı bir başka nimet verecektir. Alternatifler hangisi olursa olsun, tümünde insanın sabrı ve sadakati denenir. Duada sabır gösterilmesi “Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu, şüphesiz, huşû duyanların dışındakiler için ağır (bir yük)dır.” (Bakara Suresi, 45) ayetiyle ifade edildiği gibi Allah’ın buyruğudur.
Dua etmeyi asla unutmayalım ve koşullar ne olursa olsun Allah’a güvenip dayanalım. Yüce Allah bize en yakın olandır; bizlerin de Kendisine yakın olmamızı ister. Yalnızca bir su damlasından bize hayat veren, “Ol!” emriyle kainatı yoktan var eden Allah için duamıza karşılık vermek çok kolaydır. Cenneti umuyorsak çokça umutvar olmalıyız; umut duamız olur. İmtihan mekânı olan dünyada, başımıza her türlü musibet gelebilir. İlacımız ise yalnız O’na sığınmak, yalnız O’ndan yardım dilemektir…
Etiketler:
Allah kolaylık diler,
Allah'ın yardımı,
kainat,
ol emri,
yalnız
Ölmeden Ölmek
Peygamberimiz(sav) “ölmeden önce ölün” buyurur. Ne anlama gelir ölmeden ölmek?.. İnsanın kusursuz imtihan mekanı olan dünyanın çekici süslerine aldanmayıp, ölümü sürekli hatırında tutarak sonsuz ahiret yaşamı için hazırlanması, bu gerçeklere göre yaşaması ölmeden önce ölmektir. İnsanın ölümle birlikte gerçekleri gördüğünde, yapmadığı için pişmanlık duyacağı her şeyi yaşarken yapmasıdır. Yaptığı için ahirette pişmanlık duyacağı şeyleri de yaşarken yapmamasıdır; insanın dünyadan geçmesidir.
Bu anlamda bir imana sahip olmak için, Allah’ın Kendisini tanıttığı ve kullarına emir ve yasaklarını bildirdiği Kur’an’a tam olarak uymak gereklidir. Bu yüzden mümin, yaşamının sonuna kadar Allah’ın buyruklarını yerine getirme konusunda son derece dikkatlidir. Allah’ın beğendiği ahlaka sahip olma yolunda taviz vermeden kararlılıkla çaba gösterir. Allah’ın Kur’an’da, "İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder..." (Hac Suresi, 11) ayetiyle söz ettiği imanın gereklerini yaşamayan kimselerden olmamak için, hiçbir hükmü göz ardı etmeden ölene dek sabırla uygulamaya gayret eder. İmanı kalplerine tam olarak yerleştirememiş kimseler bir ucundan dine yönelirlerken, samimi iman sahipleri Kur’an’ı yaşamlarının her anında kendilerine vazgeçilmez bir rehber edinirler. İmanları belirli koşullara bağlı değildir; kayıtsız şartsız iman ederler.
Samimi iman sahibinin Allah’a olan sadakatinin altında yatan asıl sebep, onun ahirete “kesin bir bilgiyle" iman ediyor olmasıdır. O, Allah’ın, ahiretin, cennet ve cehennemin varlığına, aklı, kalbi ve vicdanıyla kesin olarak kanaat getirmiştir. Ahiretteki sonsuz mutluluğu umut eden müminlerin bu özellikleri Kur’an’da, "Ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar." (Bakara Suresi, 4) ayetiyle vurgulanır.
Dünya hayatına aldanan kişiler, kolaylık zamanlarında, kendilerince “her şey yolunda” iken dine sadıktırlar ve yeterince içten olmasa da güzel ahlak gösterebilirler. Ancak herhangi bir zorlukla karşılaştıklarında, “rahatları bozulduğunda” kolaylıkla dinden ödün verebilir ve sadakatten ayrılabilirler.
Yalnızca Allah’a ve ahirete yönelmiş olan kul, yaşamını sonsuz gerçek dostunun rızasına uygun olarak şekillendirecek, nefsani ve dünyevi tutkuların ardına düşmeyecektir. Nefsinin kötülüklerinin şuurunda olan mümin, her an kendisini saptırmaya uğraşan şeytanın taktik ve yöntemlerine karşı hazırlıklıdır. Allah’tan uzak yaşayan kişi ise nefsinin heva ve heveslerinin kendisini sürüklediği yolu göremediği için kördür.
İnsanın üzerinde pis olan ve temizlenmesi gereken tek şey nefsinin fücurudur. Kişi cennete kavuşmak için onu arındıracak, yalnızca dünyevi tutkularından vazgeçecektir. Onu kenara koyduğunda kurtuluşa kavuşacak; eğer koyamıyorsa kibrini, ardından da ahirette sonsuz pişmanlığı yaşayacaktır.
İnsan, nefsinin bencil tutkularını gözeterek yararsız ve dünyevi amaçlara yönelmekle değil, yalnızca Yüce Allah’a sığınmakla huzuru yaşayabilir. Dünyadan geçebilmek ise muhteşem güzel bir şeydir. İnsan dünyevi olan her şeyden vazgeçer, tüm bağlılıklarından sıyrılıp Allah’a yönelirse kurtuluş bulur. Samimi mümin için arınıp Allah’a yönelmek çok önemlidir. İnsanın sürekli kendini gözden geçirmesi ve nelerden arınabildiğini düşünmesi gerekir. Allah’a kul olmak için yaratılmıştır insan ve O’nun zikrinden başka hiçbir şey ona huzur vermez. Her an teyakkuz halinde olduğunda arınıp temizlenmesi mümkün olacak ve kişi kendisini cennete hazırlayacaktır. Dünya hayatından vazgeçmiş, nefsini ezmiş, onun her türlü pisliğinden sıyrılmış ve arınmış olan samimi mümin, yaşarken ölmüştür...
Sen, yalnızca gayb ile Rablerinden ’içleri titreyerek-korkmakta’ olanları ve dosdoğru namazı kılanları uyarırsın. Kim temizlenip-arınırsa, artık o, kendi nefsi için temizlenip-arınmıştır. Sonunda dönüş Allah’adır. (Fatır Suresi, 18)
İnsan dünyada yaşarken sonsuzluğu kavrayabiliyorsa, ölümün ona uzak ya da yakın olmasının önemi yoktur. Çünkü o ölmeden önce ölümü tatmıştır.
Etiketler:
dönüş Allah'a,
dünya hayatı,
gayb,
ölmeden ölmek
3 Nisan 2011 Pazar
Karanlık Zihniyet Karanlık Dehlizlerde Yok Olur!
Kur’an Yüce Allah’ın insanlara yaşam rehberi olarak gönderdiği bir kitaptır ve insanlara güzel ahlakı tarif eder. Bu ahlakın temelinde, sevgi, şefkat, hoşgörü, adalet ve merhamet gibi kavramlar vardır. İslam kelimesi Arapça’da ‘barış’ anlamındadır. İslam dini, Rabb’imizin sonsuz merhamet ve şefkatinin yeryüzünde tecelli etmesiyle oluşan huzur ve barış dolu yaşamı insanlara sunma amacındaki dindir.İnsanlar dinlerini yanlış anlıyor ve yanlış uyguluyor olabilirler. İnsanlara bakarak o din hakkında fikir edinmek sağlıklı olmaz. Din ancak kutsal kaynağı incelenerek tanınabilir.
İslam dininin kutsal kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Allah’ın buyruğu olan Kur’an ahlakı saygı, sevgi, şefkat, merhamet, özveri, hoşgörü ve barış kavramlarına dayanır. Bu ahlakı gerçek anlamda yaşayan bir mümin ince düşünceli, alçakgönüllü, adaletli, güvenilir ve uyumlu bir insan olur. Bulunduğu ortama sevgi, saygı, huzur verir.
Allah’ın Laneti Bozguncular İçindir
Yüce Allah, insanlara kötülük yapmaktan sakınmalarını buyurmuş; zulüm, zorbalık ve kan dökmekten men etmiştir. Allah’ın bu buyruğuna uymayanlar, Kur’an ayetlerinde ‘şeytanın adımlarını izleyenler’ ifadesiyle nitelendirilirler. Rabbimiz’in haram kıldığı bu davranışlar içindeki kişilere birçok Kur’an ayetinde dikkat çekilir:
"Allah’a verdikleri sözü, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozanlar, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi kesip-koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar; işte onlar, lanet onlar içindir ve yurdun kötü olanı da onlar içindir." (Rad Suresi, 25)
"... Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk (fesad) yaparak karışıklık çıkarmayın." (Bakara Suresi, 60)
Bozgunculuk ve zulüm, "Şüphesiz Allah, bozgunculuk çıkaranların işini düzeltmez." (Yunus Suresi, 81) ayetiyle de bildirildiği üzere asla başarıya ulaşamayacak olan hareketlerdir. Allah bozgunculuğu yasaklamış, bozguncuları lanetlemiş, ve amaçlarına ulaşamayacakları konusunda uyarmıştır. Bu nedenle yeryüzünde zulüm yapan kişiler çok büyük bir yanılgı içindedirler.
Ancak günümüzde tüm dünyada terör, anarşi, soykırım ve katliamlar yaşanmakta, nedensiz olarak birbirlerine düşman olan gruplar ülkeleri kana bulamakta, masum insanlar hunharca öldürülmektedir. Tarih, kültür ve toplumsal yapı açısından farklı ülkelerdeki bu olayların, her ülkede kendine has bazı nedenleri ve kaynakları olabilir. Ancak asıl nedenin din ahlakının getirdiği sevgi, saygı ve hoşgörüden uzaklaşmak olduğu açıktır. Allah korkusunu içinde taşımayan ve Allah’ın huzurunda sorgulanacağından gaflette olan, bu nedenle de kimseye hesap vermeyeceğini düşünen bu kimseler her türlü ahlaksızlığı ve vicdansızlığı kolaylıkla yapabilirler.
Gerçek Kur’an ahlakını kavramış bir insan şiddet ve bozgunculuktan yana çıkmaz, asla bu tip eylemlerin içinde bulunmaz. Bu yüzden de anarşi ve terörün çözümü gerçek İslam ahlakının yaşanması ve toplumda hakim olmasıdır. İnsanlar Allah’ın tavsiye ettiği güzel ve üstün ahlakı öğrendiklerinde, çatışma ortamlarını ve savaşı kendilerine hedef edinen gruplardan yana çıkmayacak, onlara destek olmayacaklardır. Rabbimiz birçok ayette insanları bozgunculuktan meneder.
"O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez. Ona: "Allah’tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler, kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o." (Bakara Suresi, 205-206)
Allah’tan korkan bir insanın devletine, milletine, insanlığa en küçük zarar getirecek hiç bir harekete göz yummayacağı çok açıktır. Allah’tan ve Kur’an’dan yüz çevirmiş, vereceği hesaptan gaflette sorumsuz bir insan ise her türlü kötülüğü kolaylıkla yapabilir.
Terörle İslam’ı ilişkilendiren ve O’nun nurundan yararlanamayanlar kendi karanlık gözlüklerinden dumanlı, sisli, kirli, puslu bir dünya görürler. Cinayet işleyenin dahi affedilmesinin hayırlı olacağını söyleyen Kuran bize aydınlığı, estetiği ve güzelliği anlatır. Karamsar, karanlık zihniyetli insanın dini görüşleri ortaya adeta bir kâbus çıkarır ki o din değildir; kişinin kendi ruhundaki karanlıktır. Din pırıl pırıl aydınlıktır, ışıktır, ferahlıktır, huzurdur. İslam barış dinidir, İslam bir nurdur. Karanlık zihniyet başarılı olamaz, karanlık dehlizlerde yok olacaktır.
Bizlere düşen de, dinsizliği ve din adına ortaya atılan çarpık görüşleri eğitim yoluyla ve fikir mücadelesiyle ortadan kaldırmaya çalışmak, insanlara Allah sevgisi ve korkusunu, gerçek Kur’an ahlâkını öğretme çabası içinde olmaktır…
Etiketler:
barış,
bozguncu,
karanlık,
karanlık zihniyet,
lanet
2 Nisan 2011 Cumartesi
Hata Sevgiyi Azaltır mı?
Samimi inananlar Yüce Allah’tan içleri titreyerek korkan, O’nu büyük bir aşkla seven, Allah’ın koruması altında yaşayan insanlardır. Yalnızca Rabb’lerinden korkar, yalnızca O’na güvenip dayanırlar. Yaşamları boyunca dinin hükümlerine uyar, Allah’ın beğenip tavsiye ettiği ahlakı sergiler, hiçbir koşul ve ortamda bu ahlakın dışına çıkmazlar.
Yüce Allah’a ve O’nun yarattığı kadere saygıyla boyun eğen müminler, Allah’ı çok sevdikleri için O’nun yarattığı her şeyin kendileri için bir hayır ve hikmet içerdiğinin bilincindedirler. Başlarına gelen hiçbir olay karşısında üzüntüye, paniğe, öfkeye kapılmaz, her zaman tutarlı ve kararlı davranışlar sergiler, asla kontrolden çıkmazlar. Elde etmek istedikleri ve çaba gösterdikleri bir konuda sonuç diledikleri gibi olmadığında da karamsarlık duymaz, ümitsizliğe kapılmazlar. Maddi kayıplar yaşadıkları ya da hastalandıkları zaman dahi imanın getirdiği mutlulukları azalmaz.
Müminin en önemli özelliklerinden biri, yaşamındaki koşullar ne olursa olsun çok olumlu bir ruh haline sahip olmasıdır. Mümin her olayda hayır görür, hikmet arar. En zor zamanlarda dahi umudunu yitirmez. Çünkü her şeyin varlığı ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, hadiseleri tespit ve tayin eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden Allah’tır ve mümin buna kesin bilgiyle iman eder. Olumsuz gibi görünen durumların da Yüce Allah’tan bir imtihan olduğunu bilir. Allah’ın o durumu yaratmasındaki hayır ve hikmetleri bekler; çünkü “...Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara Suresi, 216) ayetiyle haber verildiği gibi, Allah’ın yarattığı her şeyde mümin için çok fazla hayır ve hikmet vardır. Rabbimiz müminlerin velisi, yardımcısı ve dostudur; dosttan gelen her şey de değerlidir, güzeldir…Ve samimi mümin için her şey güzelliğe dönüşecektir.
Halim olan Allah gönülden katıksızca Kendisi’ne yönelen kullarını cennet ehli olacakları şekilde eğitir. Samimi müminin bu manevi eğitimindeki her aşama kendisini cennete yaklaştıran bir adımdır. Bu eğitim sırasında kuşkusuz hata da yapacaktır. Ancak mümin yaptığı hataları da olgunlukla değerlendirir; eksikliklerine ve davranışlarındaki hatalara da hayır gözüyle bakar. İman etmek hatasız olmak anlamına gelmez. Rabbimiz insanı imtihan ortamının gereği olarak eksiklik ve acizliklerle yaratmıştır. Her insan gibi hatalar yapan mümini cahiliye insanlarından ayıran, yaptığı hatayı vicdanıyla fark ettiğinde ya da hatalı olduğu hatırlatıldığında, bile bile hatasında ısrar etmemesidir. Samimi mümin hatasından pişmanlık duyar, Allah’a yönelip tevbe eder ve tekrarlamamaya çaba gösterir. Bu da Müslüman’ın samimiyetinin önemli bir göstergesidir. Müminlerin hataları karşısındaki tavırları Kur’an’da şu şekilde bildirilir:
Ve ’çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Al-i İmran Suresi, 135)
Mümin Allah’ın ruhundan taşıyan değerli bir varlıktır. İnsanın hatasını gözünde büyütmesi, hataları nedeniyle kendini değersiz görmesi, Kur’ani bir bakış açısı değildir. Dünya üzerinde yaşamış, yaşayan, yaşayacak –peygamberler de dahil- tek bir tane hatasız, günahsız insan yoktur. Hata, sevap hepsi birer renktir. Yatığı hatadan dolayı müminin kendisine karşı güvensiz bir ruh haline sahip olması yanlıştır.
Mümin, ‘İnsanlar ne der, hakkımda ne düşünürler, ya bana sevgileri ve güvenleri azalırsa?’ gibi düşüncelerle vesveseye kapılmaz. Mümin insanların değil, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmayı hedefler. Bir hatası olduğunda da yalnızca Allah’tan bağışlanma diler. Allah’ın sonsuz bağışlayan olduğunu bilir ve Hz. İbrahim’in, “Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur” (Şuara Suresi, 82) sözleriyle ettiği dua gibi Rabb’ine çağrıda bulunur.
Mümin, kesin bilgiyle iman eder, Allah’a dayanıp güvenir ve her koşulda güzel ahlaklıdır. Allah’ın “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran Suresi, 139) ayetiyle de bildirdiği gibi, değerlidir. Diğer müminler tarafından da sevilmeyi ve güvenilmeyi ister. Ancak bu sevgiyi ve güven duygusunu diğer müminlerin kalbinde yaratacak olan da Rabbimiz’dir. Bu konuda tevekkül eden mümin, hata ve eksikleri karşısında müminlerin kendisine olan sevgilerinin azalmayacağını hatta daha da artacağını bilir. Çünkü önemli olan kişinin hata yaptığında gösterdiği tavırdır. Allah korkusunu içinde taşıyan mümin, hata yaptığında vicdanı çok rahatsız olur; pişmanlık duyar ve Allah’a sığınarak, hatasını telafi etmeye çaba gösterir. Aczini daha iyi anlayan insan, Allah’a ne kadar muhtaç bir varlık olduğunu daha derinden fark eder. Bu gerçekler insanın Allah’a olan boyun eğiciliğini artırır.
Rabbimiz diğer müminlerin kalbinde de o kişiye karşı bir merhamet şefkat duygusu oluşturur. Müminler, acizliklerinin ve her an hata yapma ihtimali olduğunun bilincindedirler. Bu yüzden hata yapmak, asla küçük düşmelerine neden olmaz. Kendi yaptıkları ya da şahit oldukları hatalardan ders çıkarır, aynı yanlışa tekrar düşmemeye çalışırlar. Hata yapan bir mümini, tıpkı hastalanan çocuğunun kendi başına iyileşemeyeceği için yanından ayrılmayan bir anne gibi- yalnız bırakmaz, ona yardım ederler. Pişmanlık hisseden ve kendini düzeltmek için çaba gösteren insana duyulan sevgi ve saygı artar. Yüce Allah bağışlayıcı, merhamet edicidir ve Kendisi’ne sığınan kullarını affeder.
Rabbimiz Kuran ayetlerinde, hatasından ibret alarak tevbe eden ve aynı hataya tekrar düşmemek için samimi çaba gösteren kullarını bağışlayacağını, “Ancak kim işlediği zulümden sonra tevbe eder ve (davranışlarını) düzeltirse, şüphesiz Allah onun tevbesini kabul eder. Muhakkak Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Maide Suresi, 39) ayetiyle haber verir. O Rahman’dır, Rahim’dir.
İman eden insanın sorumluluğu, Rabb’inin tavsiye ettiği Kur’an ahlakını yaşamına hakim kılması ve Allah’ın rızasının en çoğunu aramasıdır. Bu amaçla kararlı bir şekilde Allah için yaşayan bir insanın sevilmemesi ve bu insana güven duyulmaması zaten mümkün değildir. Mümin-imanının gereği olarak- diğer müminlerin de kendisini imanından dolayı seveceklerine ve sevgiyi kalplerde yalnızca Allah’ın yaratacağının bilincindedir.
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır. (Meryem Suresi, 96)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





